Dengeli Beslenme ve Aklî Dengemiz

Ya arkadaşlar! Tamam, biliyoruz, Türk halkı gerçekten sağlık ve güzellikle ilgili haberleri çok seviyor ve okuyor. Ama bir konu bu kadar da sömürülmez yahu!

Sayenizde günde dört kez beslenme alışkanlığımızı değiştiriyoruz. Yeni bilgiler üzerimize sağanak gibi yağarken, sofrada ne yapacağımız bilmez halde bekleşiyoruz. Çünkü dengeli beslenmeyle ilgili bilgiler acayip dengesiz!

Çay bir gün faydalı, öbür gün gün zararlı… Koşu Pazartesi kalbe iyi geliyor, Salı küt diye öldürüyor.

Günlük içmemiz gereken suyun litresi borsa gibi, her gün değişiyor. Tam bünyeyi üç litreye alıştırıyoruz, birisi çıkıp üç litre çok fazla diyor. İşin kötüsü, bu haber tam siz iki buçukuncu litreyi tüketirken yayınlanıyor. Ve elinizde bardakla damacananın yanında kala kalıyorsunuz.

Kahve A gazetesinde baş ağrısını tetikliyor, B gazetesinde geçiriyor, internette kısırlık yapıyor.

Uzmanın birisi televizyona çıkıp “Tereyağı damarları tıkıyor, sakın yemeyin,” diye halkı uyarıyor. Hemen tereyağını dolaptan çıkarıyorsunuz. Başka bir uzman tereyağı yemeyenlerin Omega 3 ‘ten mahrum kaldığını söylüyor. Siz de ekstra destek için kendinizi balığa, cevize veriyorsunuz. Bu sırada okuduğunuz bir haberde, sağlıklı bir kalp ve damar sistemi için Omega 3’ün en az 2 gramının bitkisel gıdalardan temin edilmesi gerektiğini öğreniyorsunuz. Balığı ve cevizi azaltıp, Omega 3 alabileceğiniz bitkisel bir gıda araştırıyorsunuz. İnternette bulduğunuz sitede bunun için, “1 dilim keten tohumlu ekmeğe doğal kanola yağı ile üretilmiş margarin sürün ve yiyin” yazıyor.
Fırına gidip, “Abi, keten tohumlu ekmek var mı?” diye sorarken, televizyonda bir uzman tereyağının aslında damar tıkanıklığına yol açmadığını söylüyor. Bu arada fırıncı, “Keten tohumlu yok abi, kepekli vereyim mi?” diye soruyor. Hiçbir şey demeden fırından çıkıyorsunuz.

Herhalde bir grup gıcık bilim adamı var. Bunlar laboratuvara girip “Ne bulsak da ezber bozsak?” diye akşama kadar uğraşıyorlar. Akşam da çıkıp hemen basın bülteni gönderiyorlar. Ertesi gün biz yine nevrimiz dönmüş bir şekilde “Muz dalgınlık yapıyor” türü saçma sapan haberler okumaya devam ediyoruz.

Bu rüzgar ne kadar devam eder bilmiyorum ama biz dengeli besleneceğiz derken birileri bundan iyi besleniyor gibime geliyor.

beslenme-e1481887006164

Akıl Oyunları

Yıl 1845…

Yer İrlanda…

İki arkadaş oturmuş muhabbet ediyorlar.

-Bazen hayal ediyorum da, acaba çok uzakta yaşayan insanlarla konuşabilmek için bir şey keşfedilemez mi?

-Nasıl mesela?

-Ne biliyim, mesela şöyle elimizde bir kutu olsa. Bu kutuya konuşsak ve dünyanın öbür ucundaki insanlar bizim sesimizi duysa… Biz de onları duysak… Güzel olmaz mıydı? Başka ülkelerde insanlar ne yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar, çok merak ediyorum.

– Saçma!

– Niye öyle diyorsun? İmkânsız mı yani?

– İmkânsız tabi. Senin aklın mantığın alıyor mu böyle bir şeyi?

– Almıyor ama acaba aklıma da çok güvenmiyorum doğrusu.

– Bütün problem de orada zaten. Bilimsel düşünemiyorsun.

– Bilim her şeyi çözmüş mü ki?

– Çözmemiş tabi ama sen de uçuyorsun yani!

– Ha, bir de o var tabi. Uçarak birkaç saatte Hindistan’a gitsek mesela? Güzel olmaz mıydı?

– Bir dakika ya! Sen din kitapları falan mı okuyorsun?

– Evet, okuyorum. Ne olmuş?

– E durum anlaşıldı. Din kitaplarındaki gizemli hikâyelerden etkilenmişsin, olmayacak şeylerden bahsediyorsun.

– Ne alakası var şimdi ya din kitaplarıyla? Bir hayal kuralım dedik, nerelere bağladın olayı!

– Bir yerden bir yere uçarak giden insanlar, uzak memleketlerdekilerle konuşanlar hep din kitaplarında anlatılmıyor mu?

– Benim aklıma o hikâyelerden mi girmiş acaba uçma fikri o zaman? Olabilir mi ya?

– Olabilir değil, öyle. Yere inmen için biraz aydınlanman lazım senin… Auguste Comte okudun mu hiç?

– Kim o?

– Aklın ve bilimin sınırları dışındaki her şeyi reddeden bir sistem kurdu. Dolayısıyla dinleri de reddediyor ve her şeyin akılla çözülebileceğini söylüyor. Rasyonalizm işte.

– Yani her şeyi akılla çözebilir miyiz?

– Elbette çözebiliriz. Dinlerin şu ana kadar bize anlattığı şeylerin çoğu akla mantığa uyuyor mu?

– Haklısın, aklım pek almıyor ama yine de inanıyorum. Ama sonuçta sen de bir şeylere inanıyorsun değil mi?

– Ben bilime inanıyorum.

– O da bir tür inanç değil mi? Adına bilim denen kısa dönem buluşlara tapıyorsun sen de işte.

– Edebiyat yapma bana! Benim fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bir bilim anlayışım var. Rüya görmüyorum yani. En azından Çin’deki insanlarla konuşma hayali kurmuyorum.

– Ya, aslında aklımda başka bir şey daha var ama söylemeye çekiniyorum biliyor musun?

– Söyle söyle, kasma kendini.

– Başka bir kutu daha olsa ve biz o kutunun içinde şu anda dünyada ne olup bitiyorsa görebilsek?

– ……………………………………..

– Ne oldu abi? Niye kalktın?

– Ben kaçtım aslanım! Hadi görüşürüz.

– Ya dur be abi! Muhabbet ediyorduk ne güzel. Nereye gidiyorsun?

– Önce eve gidip sihirli kutumdan Roma’daki büyükbabamla konuşacağım. Sonra da uçarak ver elini Hindistan. Yarın sabah oradayım.

– Üff dalga geçme ya! Tamam, görüşürüz.

– Görüşürüz. Akıllı ol e mi?

– Tamam, sen de!

Kablosuz Misafirin Arsız Davranışları

İlk olarak 90’lı yıllarda ülkemize giriş yapan internet, çok kısa bir zaman içinde oturum ve çalışma iznini aldı. Birkaç yıl içinde hiç gurbet hissi yaşamadan aramızda dolaşmaya başladı. İlk geldiğinde şahit olduğumuz o çekingen tavırlarından eser kalmadı, elini kolunu sallayarak sokaklarda birkaç sene dolaştıktan sonra evlerimize dadandı.

Hem de yatılı olarak…

Biz de Türk misafirperverliğinin bir gereği olarak hemen yemek hazırladık, çay içirdik ve ardından yer yatağını yapıp odamıza çekildik. Sabah olduğunda bizden önce kalkıp kahvaltı sofrasına oturduğunu gördük. Biraz sinirlendik belki ama çaktırmadık.

Akşam işten eve dönünce bir de baktık, çocuklarla oturmuş muhabbet ediyor. Hem de pijamalarıyla. Demek ki birkaç gün daha kalacak diye düşündük.

Çocuklara “Okul nasıl geçti bugün bakalım?” diye sorduk ama cevap alamadık. Çünkü internet çocuklarımızı esir almıştı. “Hanım, haydi yatalım artık,” diye seslendik ama hanım yeni misafirimizin koyu muhabbetini bırakıp yatağa gelemedi.

Baktık olacak gibi değil kovduk. Ama kapıdan çıkan internet, bacadan girdi. Kablosunu kestik, karşımıza kablosuz haliyle çıktı.

Kablosuz ve arsız bir şekilde evimizin her metrekaresine yayıldı.

Artık yapacak pek bir şey kalmadığını görünce biz de samimi olmaya başladık. Hatta onunla vakit geçirebilmek için çocuklarla kavgaya tutuştuk. Bir süre sonra da aslında ne kadar haksızlık ettiğimizi ve hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını düşünmeye başladık.

Bir yere giderken yolu ona sorduk, yatarken son gelişmeleri ondan öğrendik, sağlıkla ilgili problemlerimizi ona danıştık. Hatta dini sorularımızı bile ona sormaya başladık.

Ama biz ona sordukça, o iyice havalara girdi. Ona bağımlı olduğumuzu fark edince, bizi yönetmeye kalkıştı. Biz de ülkeye vizesiz giriş yapan bu misafirin, evimizden hiç çıkmayacağını anlayınca oturup konuşmaya karar verdik.

Bak güzel kardeşim! Hoş geldin, şeref verdin. Başımızın tacısın ama aile düzenimizi bozmaya hakkın yok. Ben eskiden çocuklarımla sohbet ederdim. Şimdi sen varsın diye beni duymuyorlar bile. Ben çocuğumu eskiden sinemaya göndermezdim, şimdi sen onlara her istediği filmi açıyorsun. Hem de bana sormadan. Evet, bana da çok hakkın geçti. Kabul ediyorum. Ama biraz uzaklaşsan… Bizi biraz kendimize bıraksan… Çocuklarla üç beş kelam laf etsek, akşam çay içerken günümüzün nasıl geçtiğini anlatsak birbirimize… Olur mu?

Biz yalvarır bir tonla konuşurken, samimi misafirimizin yüzündeki müstehzi ifade hiç kaybolmadı. Aslında “İstediğin kadar konuş, ben sizin evinizde kalmaya devam edeceğim. Sen beni bırak da, kendi çocuklarınla konuş bence. Çünkü ben kendi halimde duruyorum. Onlar geliyor yanıma,” dedi.

Bir şey diyemedik tabi. Öylece bakakaldık.

Sonuç olarak ilk gelirken ne umuyordu bilmiyoruz ama bulduğunu yedi internet.

Bize de olanları hazmetmek düştü.

Hepimize afiyet olsun!

Der ki…

Sosyal medya ahalisinin zaman zaman diline dolanan ve suyu çıkana kadar kullanılan bazı kelimeler var.

Keyif bunlardan bir tanesi mesela. Kahve keyfi, deniz keyfi, dostlarla çay keyfi vs. Her ne kadar çok kullanılsa da fazla rahatsız etmedi keyif bizi.

Ama son zamanlarda 10 paylaşımın 8’inde kullanılan bir “biriktirmek” kelimesi var ki ciddi manada tüyleri diken diken etme seviyesine doğru hızla ilerliyor.

“Ne güzel dostlar biriktirmişim” “Hayatta önemli olan güzel anlar biriktirmektir” “Harika anılar biriktirdiğim tatilden döndük” “Arkadaşlarla hatıra biriktirmeye gidiyoruz”

Acaba gerçekten biriktiriyor muyuz, yoksa harcıyor muyuz dostları, anları ve kelimeleri sosyal görgüsüzlük girdabının içinde?

Herşeye Hayır Diyen Çocuklar İçin 10 Hayırlı Nasihat

1- ELİNİZE BİR KAĞIT KALEM ALIN

Çocuğunuz sürekli bir şeylere itiraz ediyorsa mutlaka bir nedeni vardır. Bu yüzden çocuklarınızın her şeye itiraz etme durumundan kurtulması için yola çıkarken, bir ön çalışma yapın. Bir hafta boyunca çocuğunuz bir şeye itiraz ettiğinde üç şeyi not alın. İtiraz etmeden hemen önce kendisine ne dendi? Çocuk itiraz ettikten sonra siz ebeveyn olarak ne yaptınız? Yaptığınız şey olayların gidişatını değiştirdi mi?

2- SORULARINI CEVAPLAYIN

Bir şeylere sürekli itiraz eden çocuklar duygusal olarak zor zamanlardan geçiyor olabilirler. Özellikle kendisine tam olarak açıklanmayan belirsiz durumlar varsa, zihinlerinde uçuşan onlarca soru işareti minikleri çok yorabilir. Ve bu yorgunluklar birikip “hayır” kelimesiyle gün yüzüne çıkar. Bu yüzden çocuğunuzun duygusal dünyanızı iyi araştırın. Her gün zihninde tekrarlayan sorular olup olmadığını öğrenmeye çalışın. Eğer cevap bulamadığı sorular olduğunu fark ederseniz mutlaka bu soruları çocuğun yaşına uygun olarak cevaplayın ve bu yükü onların omzundan alın.

3- GERİ ADIM ATMAYIN

Eğer çocuğunuza hemen yatağını toplamasını söylüyorsanız, çocuk “hayır” diyorsa ve siz bunun üzerine isteğinizden vaz geçiyor veya kendiniz topluyorsanız durum çok kötü. Çünkü çocuğa “hayır” kelimesinin hayattaki bütün sorumluluklardan kurtulmak için kullanılabilecek sihirli bir kelime olduğunu öğretiyorsunuz. Eğer böyle yapmaya devam ederseniz, çocuğunuzun itirazları her geçen gün çoğalacaktır.

4- SEÇENEK SUNUN

Çocukların bir şeylere itiraz etmeleri, benlik duygularının güçlenmesine bağlı olarak sıklaşabilir. Artık farklı bir birey olduklarını ve karar süreçlerinde kendilerinin de olmaları gerektiğini hissederler ve bu yüzden her şeye itiraz etmeye çalışırlar. Bu durumu aşmak için en iyi yol çocuğunuza seçenekler sunmaktır. Mesela “yatağını topla” demek yerine, “Yatağını şimdi mi toplamak istersin, kahvaltıdan sonra mı?” diyebilirsiniz. Çocuk burada karar verme hakkını kullandığı için ve yapacağı şeye kendisi karar vereceği için hayır demekten vaz geçer. Deneyin görün, çok etkilidir.

5- ÜNLEM YERİNE SORU İŞARETİ KULLANIN

Emir cümleleri yerine soru cümleleri kullanmak da benzer şekilde çok işe yarar. Mesela “Ödevlerini bitir,” demek yerine, “Ödevlerini ne zaman bitirmen gerekiyor?” diye sorabilirsiniz. Böylece çocuğunuza sorumluluğunu hatırlatmış olursunuz. O da konuya hâkim olduğunu göstermek için cevabı verir ve ardından muhtemelen ödevini yapmaya gider. Gitmezse artık ikinci yolu denersiniz.

6- CÜMLE KURMAYA ÜŞENMEYİN

Çocuğunuzdan bir şey yapmasını istediğinizde, bunu niye istediğinizi de açıklayın. Çocukların kafası büyükler gibi çalışmıyor gibi gözükse de, düşünce mekanizması aynıdır. Hiçbir mantığı olmayan şeyleri yapmalarını istediğinizi düşünebilirler. Mesela elinizi tutmasını isterken, “Elimi tut, böylece caddeden geçerken daha güvende oluruz,” cümlesini kurmaya üşenmeyin. İnanın uzun vadede çok işe yarayacaktır.

7- TALİMATLARI PARÇALARA BÖLÜN

Çocuğunuza iş verirken adım adım bir süreç izlemeye dikkat edin. Mesela birçok çocuk için, “Odanı topla” çok karmaşık bir emirdir. Odayı toplamak için yapılacak 7-8 kalem şey vardır ve bunlar çocukların kafasını karıştırabilir. Yani yetişkinler gibi hemen organize olamazlar. Bu yüzden çocuklara “Odanı topla” gibi geniş bir görev vermektense, bu görevi bölümlere ayırmak çok işe yarayacaktır. Mesela, “Önce yerlere saçılmış şu oyuncakları bir topla bakalım,” diyebilirsiniz. Bu bölüm bitince ufak bir ödül de çok işe yarar. Arkasından, “Şimdi kitaplığını toparla,” diye devam edebilirsiniz. Böylece hem işler çocuğunuzun gözünde büyümez, hem de daha sistemli bir çalışma yapılmış olur.

8- MOLA VERİN

Çocuğunuz gerçekten sinir krizine girmiş ve her şeye itiraz ediyorsa bir mola verin ve sakinleşmesini bekleyin. Biraz sakinleştikten sonra da karşınıza alıp konuşun. Ama konuşurken “Niye” soru kelimesini kullanmamaya özen gösterin. Çünkü buna konuşmak değil, hesap sormak deniyor. “Seni sinirlendiren şey tam olarak neydi?”, “Odanı toplamak mı seni bu kadar sinirlendirdi, yoksa başka bir problem mi var?” gibi gerçekten cevabını merak ettiğiniz soruları sorun. İletişim kurmaya başladığınızda problem de kendiliğinden çözülecektir.

9- UZMANA GİTMEKTEN UTANMAYIN

Eğer her şeye itiraz etme problemini aşmak için her gün daha fazla vakit harcadığınızı fark ederseniz, bir uzmandan yardım isteyebilirsiniz. Bazen çocuğunuzla görüşen bir uzmanın tavsiyesi, sizin denediğiniz onlarca yoldan daha etkili olabilir. Veya şöyle de söyleyebiliriz; Uzmana para verdiğiniz için, beleşe nasihat veren büyüklerin sözlerinden daha etkili olabilir.

10- AYNAYA BAKIN

Çocuğunuzun itaatkâr olmasını istiyorsanız, siz de itaatkâr olun. Mesela önce kulluk vazifelerinizi gözden geçirin. Eğer yapılması gereken şeyleri tam olarak yapıyorsanız çocuğunuza kızmaya hakkınız var. Ama sizin de eksik gedik yönleriniz varsa, önce kendinizi düzeltin. Çocuk kendiliğinden düzelecektir.

Yürüyenler ve Ölüme Koşanlar

Her şey süt limanken
Vatan sevgisi, kahramanlık ve adaletle ilgili
Herkes yazar, konuşur 
Ama kahramanlık zamanı geldiğinde
Süslü cümleler çırılçıplak kalır
Riyakar kelimeler harf harf dökülür
Mesele memleket olduğunda
İnsanlar
Kendi canının derdine düşenlerle
Vatanı uğruna vurulup düşenler olarak
İkiye ayrılır
Ve ölümün kol gezdiği meydanlarda
Sadece ölüme meydan okuyanlar kalır
Mesele memleket olduğunda,
Her şey süt limanken bol keseden adalet dağıtanlar
Duranlar, yürüyenler değil
Ölüme koşanlar kahraman olur.

Fatih-Sultan-Mehmet-Köprüsü-1

Toplantının Toplantısının Toplantısı

Günümüzde çok toplantıya girmek, gün boyu toplantıdan toplantıya savrulmak plaza insanları arasında bir karizma belirtisi olarak algılanmaya başlandı.

Avcı-toplayıcı toplumlara bir öykünme mi vardır bilemiyorum ama acayip toplanıcı bir hale geldik.

Kravatlı insan toplulukları arasında aşağıdaki türden diyaloglar artık normal sayılıyor;

– Yarın sabah kısa bir toplantı yapabilir miyiz?
– Maalesef yarın sabah başka bir toplantım var.
– Ne toplantısı?
– Yarın akşam bütçe planlama toplantımız var. Öğleden sonra bu toplantıya hazırlanmak için toplantı yapacağız. Sabahleyin de, öğleden sonra yapacağımız hazırlık toplantısının gündemini belirlemek için toplanacağız.
– Tamam. Ne zaman görüşebiliriz peki?
– İstersen yarın öğle arasında bu konuyla ilgili bir toplantı yapıp, ne zaman görüşebileceğimizi belirleyebiliriz.

Çalışanlar genelde bu sık toplanma olayından pek hoşnut değildir. Toplantılardan sonra çalışanlar arasında yapılan muhabbetler bu acı gerçeği net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Toplantı bitiş anını müteakip en geç 2 dakika içinde asansör önünde birleşen gruplar fısıldayarak konuşmaya başlarlar.

“O kadar konuştuk, ne oldu şimdi? Yine bir karar alamadık” ana fikri etrafında seyreden konuşma bitince ekip rahatlamış olarak evlerine dağılır.

TOPLANTISEVERLER

Tabii bunun yanında toplantıları seven bir grup da vardır. Çünkü toplantılar, çalışmayı sevmeyen kişiler için âdeta bir can simididir.

Hiçbir şey yapmadan saatler geçirmek, yoğun bir iş gününün öncesinde veya sonrasında tatlı bir mola olarak görülür.

Toplantı rehaveti olarak adlandırılan bu durum bazılarının çok hoşuna gider. Konular uzadıkça vücut öne doğru kaykılır. Beyin fırtınası yerini tatlı bir melteme bırakır. Birbiri ardına gelen çaylar yudumlanırken, haber siteleri kontrol edilir, cep telefonu kurcalanır.

Yıllarca bu tip ortamlarda mesai yapanlar farklı melekeler kazanırlar. Mesela kendisine bir soru yöneltildiğinde, konuşulanlarla hiç alakası olmadığı halde, son cümlenin son kelimesini referans alarak ortalama bir cümle kurabilirler.

Tabii eşsel durumlardan dolayı eve ne kadar geç giderse, o kadar kâr edeceğini düşünenler de olabilir. Genelde toplantıları en fazla sabote edenler de bu gruptur.

VERİMLİ TOPLANMAK İÇİN

– Bütün katılımcıların toplantıya hazırlıklı gelmesini sağlayın. Bunun için önceden gündem maddelerini gönderin. Ama gündem maddeleri olabildiğince somut olmalı. “Performans iyileştirme süreci için atılabilecek adımların tartışılması” gibi genel ifadeler çok havada kaldığı için kimse hazırlık yapamaz. Gündem maddeleri ne kadar daralırsa, toplantının çapı o kadar genişler.

– Üst düzey yöneticiler mümkünse toplantının en sonunda konuşmalıdır. Çünkü toplantılarda bazen öyle bir açılış konuşması yapılır ki, toplantının geri kalan kısmında konuyla ilgili söyleyeceklerinizden tamamen vazgeçebilirsiniz. Mesela sabahları mesainin çok erken başladığını düşünüyorsunuz ve bir saat ileri alınmasını teklif etmeye karar verdiniz. Toplantının başında eğer yönetici konumundaki kişi; “Bazı çalışanlarımız mesainin çok erken başladığını düşünüyormuş. Uykuyu çok seviyorsanız gece bekçisi olun” türünden şeyler söylerse, bu konuyu gündeme getirmek isteyen çalışanın hazırladığı cümleler içinde kalır. Bu cümleler daha sonra daha gelişmiş, güçlenmiş ve sertleşmiş bir şekilde başka bir ortamda serbest bırakılır.

– Toplantıda yiyecek ve içeceklerin masanın üzerinde değil de, odanın başka bir köşesinde olması tercih edilebilir. Çünkü toplantının yoğunlaştığı anlarda birkaç adım atmak isteyen kişiler için bu iyi bir fırsattır. Ayrıca daha dinamik bir ortam sağlanmış olur.

– Toplantının başlangıç saatiyle birlikte, bitiş saati de duyurulmalıdır. Çünkü bir toplantının başarısı, süresinin uzunluğuyla doğru orantılı değildir. Eğer toplantınız 1 saat sürüyorsa ve toplantıda 10 kişi varsa, o toplantı aslında 1 saat değil, 10 saattir. Yani gecenin on bir buçuğunda yorgun gözlerle iş yerinden çıkan bir grup görürseniz hemen duygulanıp ne kadar süper bir şirket olduğunu falan düşünmeyin. Bu insanlar, gündemsiz, amaçsız, kuralsız bir toplantıda zamanı katleden bir grup olabilir.

Neyse, o kadar yazdık! Ne oldu şimdi?

Yine bir karar alamadık!

Hanımköy

Bazı insanlar var, “Nerelisin?” diye sorulduğunda şak diye cevabını verebiliyor. Hele başına bir de “doğma büyüme” eklendi mi tadından yenmez oluyor.

Ama benim durum biraz farklı. Babam Erzincan’da doğmuş, annem Ispartalı. Ben İstanbul’da doğmuşum. Eşim Kütahyalı.
Erzincan’a çocukken bir kere gittim. Evlendiğimden beri de tatillerde Kütahya’ya gidiyoruz.

Birisi “Nerelisin?” diye sorduğunda gerçekten zor anlar yaşıyorum.

Erzincan desem karşı tarafın Erzincanlı olma ihtimali acayip korkutuyor beni. Çünkü iki hemşerinin karşılaşma anında yaşanan o coşku dolu anları paylaşabilecek alt yapıya sahip değilim. Böyle durumlarda art arda gelen sorulara verebildiğim tek cevap, “içinden,” oluyor.

Bu soğuk hemşeri reaksiyonu akabinde karşı tarafın “içinden” neler geçtiğini tahmin edebiliyorum.

“Nerelisin?” sorusuna “İstanbul” desem daha sıkıntılı… Karşı tarafın hafif azarlar bir tonda, “Aslen nerelisin?” sorusu garanti… Yani konu yine Erzincan’a geliyor bir şekilde.

Bu yüzden ardışık olarak sorulabilecek tüm soruların cevaplarını ihtiva eden bir cümle kuruyorum böyle durumlarda.

“İstanbul’da doğdum. Babam Erzincanlı ama orada hiç yakın akrabamız kalmamış. Çocukken gittik ama pek bilmiyorum oraları. Annem de Isparta’da doğmuş ama çok az kalmışlar.” diyorum.

Bazen bu cılız cümlelerimi “Bu dünya bizim memleket” argümanıyla destekleyerek güçlü bir duruş sergilemeye çalışıyorum.

Ama yemiyor!

Böyle durumlarda hafif şive yaparak “Vay topraam!” diye sarılmayı, “kimlerden” olduğumu söyleyerek ortak tanıdıklar bulmayı ben de çok istiyorum. Ama beceremiyorum.

İş yerinde birçok kişi beni Kütahyalı zannediyor. Hanımköy esprilerine de alıştığım için bu durumu artık pek umursamıyorum.

Ama birkaç yıl öyle bir şey yaşadım ki, az daha çoluğu çocuğu toplayıp Erzincan yollarına düşüyordum.

İşte o talihsiz olayın detayları…

Evde oturuyorduk. 7 yaşındaki oğlum birden “Baba, biz keşke Erzincanlı olsaydık ya!” deyiverdi.

Olayı tam anlamadığım için bir şey demeden önce “Niye?” diye sordum.

“Baturay Erzincanlı ya, tatile oraya gittiler. Biz de Erzincanlı olsaydık giderdik, birlikte oynardık,” dedi.

“Oğlum, biz zaten Erzincanlıyız,” dedim yüzümde acı bir gülümsemeyle. Bu arada etrafta kimse olmadığı halde fısıldayarak konuştuğumu fark ettim. Yerin kulağı var hesabı…

“Tabi tabi,” deyip kafasını salladı çocuk.

“Gerçekten bak,” dedim.

“Baba, şaka yapma ya! Ne Erzincan’ı. Biz Kütahyalıyız,” dedi gözünü tabletten ayırmadan.

Birden sinirlendim. Memleket damarım kabardı. Çocuğa “Goddik,” diye bağırasım geldi. “Bu evde niye kete yok yahu?” diye haykırmak istedim. Tulum peyniri dışındaki bütün peynir türlerine süresiz ambargo uygulamayı düşündüm.

Geceleri yüksek sesle Erzincan türküleri söyleyerek aile içindeki farkındalığı artırma planları yaptım. “Toplanın, Ekşisuya pikniğe gidiyoruz!” diye seslenip emin adımlarla kapıya doğru yürümek istedim.

Ama ertesi sabah bütün bu idealist düşüncelerden sıyrılmış bir vaziyette, Kütahya’dan gelen tahinli gözlemeleri yerken buldum kendimi.

Ben de diğer birçok konuda olduğu gibi, kendimi eksik hissettiğim bu alanla ilgili analizler yaparak kendimi aklamaya çalışıyorum.

Savunma mekanizmam geçen yazdan beri fazla mesai yapıyor.

Memleket meselesi haline gelen bu memleket meselesinin çok abartıldığını düşünüyorum.

Mesela “Hemşerim, memleket nere?” diye bir soru olur mu ya? İnsan paradokstan paradoksa sürükleniyor.

Bir insanla yakınlık kurmak için illa hemşeri mi olmak lazım? Aynı şehirden olmadığı halde “Ooo, hemşeri sayılırız,” diyenler kaç kilometre mesafeyi baz alıyorlar?

Kilometre hesabı tutmayınca, “Bizim dayıoğlunun hanımının amcası oradan evli,” diyerek ortak bir zeminde buluşma çabaları nedir?

Konu sadece insanların birbirleriyle yakın ilişkiler kurması bağlamında ele alınsa iyi. Ama bazı muhabbetlerde konu az yağlı ırkçılık kıvamına da gelebiliyor.

Mesela, “Malatya’dan zaten adam çıkmaz abi,” türünden cümleler kuruluyor sıkça. Malatya’yı ilk aklıma gelen şehir olarak yazdım ama acayip tedirginim. Malatyalı birisi okur da alınır diye korkuyorum. Mesele gerçekten mühim demek ki!

Neyse, herhangi bir şehirden adam çıkmaz diyen kişinin tüme varırken hangi istatistiki bilgileri referans aldığını araştırırsanız, geçmişte oralı birisinden kazık yediğini falan öğrenirsiniz muhtemelen.

Bir de bağlı bulundukları şehre bağlı olmadıklarını iddia eden ilçe sakinleri var. Birisini sevmemeyi anlarım da bir şehre gıcık olmak çok enteresan değil mi sizce de?

Bu mesele Türkiye haricinde hiçbir ülkede bu kadar abartılmaz. Mesela “Nerelisin?” sorusuna “New York” diye cevap veren bir kişiye, “Bırak şimdi. Baban nereli aslanım?” diye sorulmaz.

Ama Türkiye’de bu meseleye gereğinden fazla önem verilir. Çocuğun annesinin doğduğu yeri memleketi zannetmesi hiç affedilmez mesela.

Bırakın çocuklar kendileri seçsin memleketlerini. Bu kadar ataerkil olunmaz ki! Hem bu meselenin kılıbıklıkla ne ilgisi var?

Sanki kabirde “Nerelisin?” diye soracaklar.

Kaykılmış Öğrenci Tipi ve Eğitim Sistemimizle İlgili Kafamı Kurcalayan Meseleler

– Lise son sınıfta birbirini itme, değişik sesler çıkararak koşma ve sıraları devirme gibi eylemlerden hiç kopmayan öğrenci tipi, nasıl oluyor da birkaç ay geçip üniversiteye girince olgunlaşıyor? Bu olgunluk yaşla ilgili değil galiba. Bir sürü kuralın içinden, görece daha kuralsız bir ortama giren öğrenciye herhalde aydınlanma geliyor. Bulunduğu ortamda birbirlerine omuz atarak gezerlerse, çok kötü bir manzara oluşacağını hissediyor ve yapmıyor. Lisede de öğrencileri böyle hissettirecek bir şeyler yapabilsek keşke!

– İlk olarak Amerika’daki üniversitelerin rengârenk broşürlerinde filizlenen bir çimde oturma tribi var. Bu trip üniversite gençliğini fena etkilemiş gözüküyor ve kesinlikle sosyolojik bir vakıa. Biz piknikte altımıza yaygı yayan bir milletiz. Nasıl oldu da bulduğumuz her yeşilliğe oturur olduk? Çimen üzerinde oturma eyleminin, yükseköğrenimle bu kadar iç içe geçmiş olması incelenmeli. Öğrenciler resmen üniversite seçerken oturulabilecek çimenlik alanlara bakıyorlar! Sanki çimenin zihin açan bir durumu varmış gibi… Yakın zamanda YGS sınavını otlakta yaparlarsa şaşırmam!

– Saygı kurallarının da birkaç ay içinde bu kadar dönüşmesi enteresan! Yani lisede bacağını uzatmış oturan öğrenci, hoca geçerken toparlanmazsa hiç hoş karşılanmıyor. Öğrenci milleti 12 sene boyunca hoca sınıfa girince ayağa kalkıyor. Ama üniversitede çayır çimen yatan öğrenci dolu. Hatta özel üniversiteler tanıtım broşürü hazırlarken herhalde ortamın çok rahat olduğunu göstermek için genelde “kaykılmış” öğrenci tipi kullanıyor. Bir tane de ciddi şekilde ders çalışan bir erkek ya da kız gözükmüyor broşürlerde. Hep eğlence, hep şamata!

– Ziyaret ettiğimiz bir profesör iki tip öğrencisinin olduğunu söyledi. Çok çalışkan ve asosyal, az çalışkan ve sosyal. Bu iki öğrenci grubunu takip ettiği zaman da, sosyal olan öğrencilerin hayatta çok daha başarılı olduklarını gözlemlediğini söyledi. Yapılan araştırmalar da zaten sınıfta en iyi not tutan öğrencilerin hayatta pek dikiş tutturamadığını gösteriyor. Sınıf birincileri genelde iyi maaşla bir yerlere giriyor. Ama işin ilginci onlara iyi maaş veren adamlar hiç sınıf birincilerinden çıkmıyor.

– Üniversite sayısının ve yerleşme oranlarının artması elbette çok önemli bir gelişme. Ancak altyapı yeterli olmayınca, nitelik ve nicelik terazinin kefeleri gibi oluyor. Biri kalkınca, diğeri iniyor. İlkokul 2’ye giden çocuğumun gördüğü derslere, yaptığı ödevlere bakıyorum. Bir de üniversite öğrencilerine bakıyorum. Bu işte bir terslik var gibi. İlkokulda okuma, yazma ve biraz matematik yeterli olacak aslında. Ama yüklendikçe yükleniyoruz. Çocuklar oyun oynayamadan büyüyor. Üniversiteye gelince de çocukların oyun oynayası geliyor. Bazı üniversiteler gençlerin buluşup sosyalleştiği mahalle dernekleri gibi. Hiç ders çalışmadan sınıf geçiyorlar. Galiba koşuya çok hızlı başladığımız için son düzlükte seriyoruz.

– Bir twit okumuştum. Diyordu ki: “4 sene lisans, 2 sene de yüksek lisans eğitiminden sonra sınıfa girdiğimde ilk cümlem, ‘Oturun, konuşmayın’ oldu.” Yıllar boyunca hep oturmaya ve sessiz olmaya teşvik edilen kişilerin, birden ayağa kalkıp fikirlerini özgürce haykırabilen bireyler olmasını beklemek biraz abesle iştigal değil mi?

– Birçok üniversitenin 4 yıllık olması bence çok gereksiz. Mesela benim okuduğum İngilizce öğretmenliği bölümünü ele alalım. Resmen 1.5 yıllık eğitim 4 yıla yaydırılmış gibiydi. Sanki “2 yıl olursa bunlar hemen mezun olup iş aramaya başlarlar, bu da sıkıntı olur” anlayışı hakim.