Bilinçte Doz Aşımı

Son yıllarda Türkiye’de özel okulların artmasıyla birlikte, alıştığımız veli profili de değişmeye başladı. Öğretmenin yanında borçluymuş gibi ezik duran veli tipinin değişmesi sevindirici. Ancak bilinçte doz aşımı yaşayan bazı anne babalar farkında olmadan çocuklarına zarar veriyor.

Eti senin, kemiği benim zihniyetinden “Eti de benim, kemiği de. Sen sadece tart,” noktasına gelindi. Yani bazı veliler, öğretmenleri sadece çocuğun ölçme değerlendirme işlemlerini yapan bir memur olarak görmeye başladı.

Evet, bilinçli tüketici olmak hizmet sektöründe kaliteyi artırır. Mesela aldığınız hizmetten memnun değilseniz ve işin peşine düşüp hakkınızı arıyorsanız, sizden sonraki müşteriler için iyilik yapıyorsunuz demektir.

Ancak okuldaki durum biraz farklı… Bilinçli tüketici olacağım derken, bilinçsiz bir şekilde çocuğu tüketme tehlikesi çok büyük.

Yaşadığı her problemin ertesinde okulda anne babasını gören bir çocuğun sağlıklı gelişmesi mümkün değildir. Böyle yetişen çocuklar ileride her sendelediğinde koluna girecek birisini bekler.

Eğer çocuğunuzun yanında öğretmenin ve okulun aleyhinde konuşuyor ve “Ben yarın okula gelip onlara gününü gösteririm,” türünden naralar atıyorsanız, gelişmekte olan veliler grubundasınız demektir ve acilen bir kalkınma planı oluşturmanız gerekir.

Veya çocuğunuz derse geç kaldığı için öğretmeninden azar yiyor ve siz ertesi gün öğretmenle bu konu hakkında tartışmaya gidiyorsanız, emin olun çocuğunuz ileride işe geç kalacak demektir.

Hâlbuki anne babasından yüz bulamayan çocuk meselelerini kendisi çözmeye çalışır. Hayata atıldığında dirençli ve dirayetli olur. Fikirleri uğruna mücadele ederken bir yumurta atımı menzile sıkışıp kalmaz.

Velhasılı kelam, her çocuğun ilk öğretmeni anne babasıdır. Doğumla birlikte çalan ders zilini duymayan veliler kaybetmektedir. Çünkü okula yansıyan birçok davranış bozukluğu, altı bezli dönemden kalma hatıralardır.

Ve “çiş”li geçmiş zamanlarda yapılan hataların gelecek zamanlardaki telafisi, maalesef çok ağır olmaktadır.

Çocuğumuza elbette gözümüz gibi bakacak, el üstünde tutacağız. Hatta çoğu zaman sevgimizden dolayı çocuklarımızı şımartmamız da mümkün.

Ama bu konu, çocuk şımartmaktan daha mühim bir mesele olarak ele alınmalı…

Yaş ilerleyince şımarıklık belki geçer…

Ama asalaklık baki kalır.

Hasbihal

Aynayı sadece saç taramak için kullanmamalı insan… Bazen doğrudan kendi gözlerinin içine bakmalı ve konuşmalı…

Kimsin sen? Ne için yaşıyorsun?

Her gün sabahın köründe evden çıkıp akşam yorgun argın geliyorsun. Ama dünya telaşının içinde varoluşunun asıl gayesini bir türlü anlayamıyor, hakikati göremiyorsun.

Baktığın yer, gördüğün şeye engel mi acaba diye düşündün mü hiç? Anlamsız fırça darbeleri diye aşağıladığın tabloya biraz açılıp da bakmayı denedin mi?

Aşağıdan bakınca pamuk gibi gözüken bulutların, tonlarca ağırlığındaki metal yığını uçakları nasıl da yaprak gibi titrettiğini anlayabilmek için biraz yükseklere çıkmak;

Veya yukarıdan bakınca da mavi bir çarşaf gibi gözüken denizin, koca gemileri fındıkkabuğu gibi nasıl salladığını görmek için biraz aşağıya inmek lazım…

Bu kadar hareket kabiliyetin olmadığı için sen de birilerinin peşine takılmış gidiyorsun… Acaba peşinden gittiğin kişiler, gerçek zannedilen şeyin hayal olduğunu söyleyenler mi, yoksa hayali gerçekmiş gibi gösterenler mi?

Milton, Shakespeare okuyup hayatın anlamını keşfettim zannederken, Mesnevinin bir mısrasında kayboluyorsan yazık sana!

“Aklını pusula yap, düşünceni özgür bırak,” diyenler ne hikmetse farklı yönlere dağılıp gitmişler hep. Düşüncenin en özgür halinin teslimiyet olduğunu anlayamadan, güneşten mahrum bir hayatı el yordamıyla yaşayarak ve kendilerine teslim olarak gitmişler…

Işığı kaynağından alanların ise yönü hep aynı… İnci taneleri gibi ardı ardına dizilmişler. Ama sen hakikat silsilesinden bihaber, hayatlarını yüzeyde debelenerek geçirenlerin peşinden gidiyorsun…

İmam-ı Gazali’nin yanında Weber’in, Kant’ın, Hegel’in ancak bir su birikintisindeki gökyüzü kadar derin olabileceklerini göremiyor musun?

Bilimle sınırlandırılan bir dünya görüşüne sığabilecek kadar küçülenleri gözünde büyütme! Eğer hayat gördüğün, anladığın ve tecrübe ettiğin şeylerden ibaretse, fikir çilesine ne hacet…

Sen ışığın kaynağını bulamadığın için sokak lambalarından medet umuyor ve uzayan gölgene bakıp kibirleniyorsun…

Karıncanın yanında belki çok büyüksün ama uzaydan bakıldığında bir nokta bile değilsin.

Bana kaç yıl yaşadığını, ne kadar çok şey bildiğini anlatma sakın!

En nihayetinde sen, aldığın son nefes ve kurduğun son cümlesin.

Çocuğunuz Size Kaç Hızla Bağlanıyor?

Çocuklarımızın internete bağlantı hızları çoğaldıkça, anne babalara olan bağlılıkları azaldı. Kablosuz bağlantılar, anne babalarla kurulan çıkarsız bağlantıları zayıflattı.

Eskiden evlerde akşamları tek bir hayat yaşanırdı. Şimdilerde evde kaç kişi varsa, o kadar hayat yaşanıyor.

Çocukla konuşmak cümle içinde ne kadar basit ve sıradan duruyor. Ama yaşadığımız hayata bakınca, konuşmak dediğimiz eylemin, aslında geçiştirme cümlelerinden ibaret garip diyaloglar olduğunu görüyoruz.

Bir düşünün bakalım! En son ne zaman çocuğunuzla oturup yarım saati geçen bir konuşma yaptınız. Tabi monologdan bahsetmiyorum.

Çocuğunuzu karşınıza alıp yarım saat boyunca kızgın bir şekilde nasihat vermiş olabilirsiniz. Veya dersleriyle ilgili konuşmuş olabilirsiniz. Demek istediğim bu değil.

Ben sohbet etmekten bahsediyorum.

Eğer son zamanlarda, baş başa yarım saati geçen bir sohbet sahnesi bulmakta zorlanıyorsanız, lütfen şapkayı, pardon modemi önünüze koyup bir düşünün bakalım.

Hep endişeleniyoruz. Acaba bizim çocuk zararlı sitelere giriyor mu? Acaba bu saatte bilgisayarın başında ne yapıyor? Kimlerle görüşüyor? Yani zihnimizin içinde arı kovanı gibi gürültüyle dolaşan daha bir sürü cümle…

Siz salonda televizyon karşısında otururken, çocuğunuz odasında dayak yiyor olabilir. Hem de onlarca, belki yüzlerce kişiden. Ses ve kan olmadığı için farkına varamazsınız.

İç kanamayı fark etmek için onun ruh dünyasının röntgenini çekmeniz gerekir.

Bu da ancak diyalog kurarak olur.

Mermer Sehpa

Kapıyı anahtarla açıp girdi adam. 70 yaşlarındaydı. Elindeki poşet, ekmeğin sıcağına zor dayanıyordu.

“Bizim torunlar şu içinden fındık çıkan çikolatayı seviyorlardı değil mi hanım?” diye seslendi elindeki paketi göstererek.

Evet der gibi başını salladı hanımı. Salona girip çikolataları şekerliğin içine boşalttı. Evin içi gül suyu, çikolata ve taze ekmek kokuyordu.

“Şu sehpayı pencerenin önüne çekelim mi bey?” dedi hanımı. “Torunlar etrafında koştukça yüreğim ağzıma geliyor. Baksana köşelerine, sipsivri…”

İki kenarından tutup ağır, mermer sehpayı zorlukla pencerenin önüne çektiler.

“Oh be,” dedi adam. “Hakikaten futbol sahası gibi oldu. Şimdi istedikleri gibi koştursun keratalar.“

Masanın üzerinde torunlar için aldıkları ufak hediye paketleri diziliydi. Paketlerin üzerinde isim yazmasa da, hangi paketin kime ait olduğunu biliyorlardı. Karı koca birbirlerine sarılıp kim bilir kaçınca kez bayramlaştılar. İkisinin de gözlerinin içi gülüyordu.

Evin içi bayram kokuyordu.

Sonra telefon çaldı. Adam telefonun bulunduğu odaya gitti, kısa bir konuşmadan sonra da salona döndü. Sesi biraz titriyor gibiydi.

“Ercan aradı. Çocuklar tatil diye tutturmuş, ucuz bir otel ayarlamışlar. İzmir’e gidiyorlarmış,” dedi.

“Ee, sağlık olsun” dedi hanımı kısa bir sessizlikten sonra. “İyi olsunlar da…”

Ekmekler soğumadan kahvaltı yaptılar. Kadın, hediyelerin bir kısmını dolaba kaldırırken zil çaldı, diğer oğulları geldi.

“Hoş geldin oğlum. Nerede gelin hanım, çocuklar?”

“Sormayın anne ya,” dedi 30 yaşlarındaki adam mahcup bir şekilde. “Ben namazdan döndüğümde çocuklar hala uyuyorlardı. Esma da gelemedi o yüzden. Kusura bakmayın.”

“Olsun oğlum,” dedi annesi. “Çay koyayım mı? Yeni demlendi.”

“Sağ ol annecim, içmeyeceğim. Çocukları Darıca hayvanat bahçesine götüreceğiz bugün. Tatilken değerlendirelim dedik. Başka zaman fırsat olmuyor malum. Akşam erken dönersek uğrarız inşallah.”

Biraz oturduktan sonra ellerini öpüp çıktı adam. Karı koca konuşmadan salonda bir süre oturdular.

“Bayram namazı için erken kalkınca gün ne kadar uzun oluyor değil mi hanım?” dedi adam. “Baksana saat daha sabah sekiz buçuk.”

Evet der gibi başını salladı hanımı. Sonra kalkıp mutfağa doğru yürüdü.

“Akşam kesin aç gelir bunlar hayvanat bahçesinden. Ben gidip yemek koyayım ocağa. Gelen giden olursa bir daha fırsat bulamam.”

Yemekler pişti. Öğle ve akşam yemeklerini baş başa, hiç konuşmadan yediler.

Gece yatmadan önce de ağır, mermer sehpayı pencerenin önünden alıp salonun ortasına koydular yeniden.

15 Tatil Öncesi 15 Karne Hediyesi

Yazarın Türkiye Gazatesi 16 Ocak baskısındaki köşe yazısıdır. Yazının gazete websitesindeki sayfasına ulaşmak için tıklayınız.

Üç gün sonra çocuklar karne alacaklar. Herkes notları bilse de cuma akşamı evlerde mutlaka bir karne muhabbeti olacak.

Anne babalar yaşlandıklarında çocuklarının karne notlarını hatırlamazlar. Ama şundan emin olun! Çocuklarınız karne günü yaptığınız konuşmaları ömür boyu unutmayacaklar.
Sizin için büyüklerimden öğrendiğim, kulağıma çalınan, düşündüğüm, yazdığım cümlelerden bir hediye paketi hazırladım.
Çocuklarınıza cuma günü güzel bir karne günü hatırası hediye etmek için istediğinizi kullanabilirsiniz.
           ***
1- Seni sevmem için bir şey yapman gerekmiyor. Zaten yapacağını yapmış ve benim evladım olmuşsun.
2- Okulda başarılı olup olmaman sana olan sevgimi azaltıp, çoğaltmaz. Sen okuldan sağ salim geldiğin her gün ben Allah’a şükrediyorum.
3- Derslerine çalışırsan mutlu olurum. Yeterli gayreti gösterdikten sonra aldığın not beni ilgilendirmez. Sen nasıl ki beni mezun olduğum okul veya aldığım maaşla değerlendirmiyorsan, ben de seni notlarınla değerlendiremem.
4- Seni sınıftaki başka öğrencilerle kıyaslayamam. Eğer günün birinde seni derslerinde daha iyi bir arkadaşınla kıyaslarsam, sen de beni, benden daha başarılı veya daha zengin bir tanıdığımızla kıyaslayabilirsin.
5- Notları yüksek, karakteri alçak bir çocuk olmanı istemem! Hayattaki en önemli şey iyi insan olabilmektir. Sen iyi insanın tarifini doğru kaynaklardan öğren ve gayret et. Gerisi teferruattır.
6- Okulda arkadaşlarınla veya öğretmenlerinle problem yaşayabilirsin. Bu problemleri mümkünse kendin çözmeye çalış. Bugünlerde her tökezlediğinde koluna girersem, ben yanında olmadığım zaman dengeni bulamazsın.
7- Abur cubur bilgilerle beslenenler obez bir ruha sahip olurlar. Bu yüzden biraz kitap diyeti yap. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuyarak harcayacağın zamanı, “Kendin için istemediğini başkası için de isteme” hadis-i şerifini anlamaya çalışarak harca. Ruhun için en iyi egzersiz programı tefekkür etmektir.
8- Öz güvenle kibir arasındaki ince çizgiyi gözet. Kibrin en büyük alameti başına buyruk iş yapmak, hiçbir şey sormamaktır. Nefsinle tanışırsan her işini büyüklere danışırsın.
9- Yalnız kalmaktan korkma! Sürekli birileriyle olmak isteyen insanlar genelde zayıf insanlardır. Vaktinin kıymetini bilenler için yalnızlık fırsattır.
10- Boş durma ama biraz sakin ol! Eylemlerin düşünceni kuşatmasın. Hayatın her anında bir şeyler yapma telaşında olan insanlar muhtemelen bir şeylerden kaçıyorlardır. Telaşının altını biraz kıs ki, sabrın hemen taşmasın.
11- GSM operatörlerinin konuşma tarifelerini incelediğin kadar, kendi konuşma tarifeni de incele. Dünyadaki bütün konuşmalarına fatura geleceğini unutma. Faturasını ödeyebileceğin kadar konuş.
12- İleride yükselmek için sakın birilerinin sırtına basma! Kariyer merdiveninde tırmanırken ardında onlarca kırık kalp bırakan bir iş adamının yükü, sırtında onlarca kilo taşıyan bir hamalın yükünden çok daha ağırdır. Bunu unutma!
13- Sakın yerinin doldurulamayacağını düşünme! Dünyada anne babalığın dışındaki her pozisyon dolar. Hem de koltuk soğumadan!
14- Değer vermek-dua almaktan daha güzel bir alışveriş yoktur. O yüzden çevrendeki insanlara değer ver ve onlardan dua iste.
15- Ben yaşlandığımda bayramlarda tatile gitmek yerine beni ve diğer büyüklerini ziyaret et. Çünkü “her şey dâhil” tatil paketlerine anne baba duası dâhil değildir. Zamanın çok yavaş aktığı o bayram sabahlarında bizi bir zil sesine muhtaç bırakma!
Bİ’ŞEY SORABİLİR MİYİM?
Babası Orhan’a notları iyi olursa karne hediyesi olarak yeni bir bisiklet alacağını söyler. Bunu duyan Orhan’ın aklına aşağıdakilerden hangisi gelebilir?
a) Eski bisiklet de fena değil. O zaman ders çalışmama gerek yok.
b) Şuna karne ödülü desek nasıl olur? Hediye şarta bağlı verilmez.
c) Geçen sene tablet almıştı. Bu sene bisiklet. Mezun olana kadar bir araba alırım artık.
d) Öğrenmek tek başına değerli değil demek ki! Ödülle değerlendirmeye çalışıyorlar.
e) Hepsi

İki Ders, İki Soru

Yazarın Türkiye Gazatesi 9 Ocak baskısındaki köşe yazısıdır. Yazının gazete websitesindeki sayfasına ulaşmak için tıklayınız.
PISA Direktörü Andreas Schleicher geçenlerde hepimizin tepkisini çeken bir açıklama yapmıştı. Ne demişti bir hatırlayalım;
“Türkiye’de matematikte çok fazla cebir, geometri, hesap öğretiyorsunuz. Ama geleceği şekillendirecek matematik, sizde öğretilen matematikten çok farklı.”
Bu açıklamayı okuyunca aklıma yaşanmış bir olay geldi.
Bir Avrupa ülkesinde göçmenlerin bulunduğu bir okulda öğretmenlik yapan birisi anlatmıştı. Hangi ülke olduğunu unuttum ama PISA başarı sıralaması listesinde aramızın bayağı bir açık olduğunu hatırlıyorum.
Neyse, ders matematik, konu toplama çıkarmaymış. Öğretmen tahtaya problemler yazıyor ve öğrencilerden bu problemleri defterine çözmelerini istiyormuş.
Üç artı beş eşittir sekiz, yedi eksi üç eşittir dört…
Bir gün aynı konuyu işleyen yabancı bir öğretmenin dersini ziyaret etmiş. Komşu sınıftaki öğretmen dersin başında şöyle demiş çocuklara;
“Çocuklar, dün bir futbol maçı oynandı ve toplam altı gol atıldı. Sizce bu maç kaç kaç bitmiş olabilir?”
Çocuklar gruplara ayrılmış ve hararetle tartışarak bütün ihtimalleri yazmışlar. Bu arada bol bol toplayıp çıkarmışlar.
Sizce bu iki sınıftan hangisi PISA sınavında öne geçer?
Veya şöyle söyleyeyim. Yukarıdaki iki öğretim sistemi karşılaşsa maç kaç kaç biter?
DEPREM TATBİKATI VE DESCARTES
Şimdi bir örnek olay daha anlatacağım. Bu da PISA raporunda Türkiye hakkında yazılan bölümle ilgili. Orada diyor ki;
“Türk öğrenciler ezbere dayalı öğreniyor. Çok şey biliyor ama bu bilgileri kullanarak bir sonuca ulaşma konusunda zorlanıyorlar.”
Gelelim örnek olaya…
Türkiye’de bir ilkokulda deprem tatbikatı yapılacakmış. Sabah ilk derste bütün öğretmenler çocuklara talimatları sıralamışlar.
Siren çalacak, herkes sıraların yanına çömelecek, ikinci sirenle birlikte öğretmeni takip ederek bahçeye inilecek. 
Buraya kadar her şey normal. Ama bir aksilik olmuş ve siren planlanan derste değil, çocuklar teneffüsteyken çalmış.
Bilin bakalım sonra ne olmuş?
Bahçede büyük bir neşeyle oyun oynayan çocuklar sireni duyunca koşarak binaya girmişler ve sınıflarına çıkmışlar. Sonra da öğretmenin tarif ettiği gibi herkes sıraların dibine çömelmiş.
İkinci sirenle birlikte de koşarak tekrar bahçeye inmişler.
Teklifim şu; Sınıf yoklamalarını bir gün “Düşünüyorum o hâlde varım” diyen Descartes’a göre alalım.
Bakalım sınıfta kaç kişi var?
ZİHNİYET DEĞİŞİMİ
Ülkemizde müfredat güncellendi ve sınav sistemleri değişti. Artık siren sesini duyan çocuklar koşarak okula girmeyecek, matematik dersinde öğretmenler harika etkinlikler yapacaklar.
Öyle mi? Keşke olsa…
Eğer öğretmen kendini güncellemez, zihniyet değişmezse değişen sadece gündem olur.
Tarih dersinde İstanbul’un fethini öğrenen bir öğrenci, akşam gidip Fatih Sultan Mehmet’in hayatını araştırmıyor, surların yanından geçerken nabzı hızlanmıyorsa;
Fen Bilgisi dersinde tırtılın kelebeğe nasıl dönüştüğünü dinleyen öğrenci kelebeğe hayran olmuyorsa;
Matematik dersinde rakamlar anlam kazanıp hayatın bir tarafına dokunmuyorsa değişen bir şey yok demektir.
Yeni dönemde öğretmen artık bilgi kaynağı değil, ilham kaynağı olmalıdır.
Dünyanın bütün kütüphanelerini içine sığdırabilen flash bellekler piyasada on beş liraya satılırken, öğretmenlik nasıl hâlâ bilgi transferi olarak görülebilir?
Çoktan seçmeli soruların şıkları arasına hapsedilen bir eğitim sistemiyle donanımlı insanlar değil ancak müfredat yetiştirilebilir.
KUTU
Bİ’ŞEY SORABİLİR MİYİM?
PISA direktörünün açıklamalarından sonra Türk halkının en çok benimsediği savunma cümlesi aşağıdaki şıkların hangisinde verilmiştir?
a) Kimse bizi Beylikdüzü’nden az kalabalık Finlandiya’yla karşılaştırmasın!
b) Ezber bizim geleneğimizde önemli bir öğrenme yöntemidir.
c) Güney Kore’deki intihar oranlarına bak, sonra konuş!
d) Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.
e) Düşünmeyi Batı’dan öğreneceksek vay hâlimize!

Merhamet ve Adalet

Yazarın Türkiye Gazatesi 6 Ocak baskısındaki köşe yazısıdır. Yazının gazete websitesindeki sayfasına ulaşmak için tıklayınız.
Sınav başlayalı yaklaşık on dakika olmuştu. Herkes kâğıtlara gömülmüş sorularla uğraşırken, öğretmenin gözüne iki öğrenci takıldı.
Kopya çekiyorlardı.
Çocuklar öğretmenle göz göze gelince panikleyip kopyayı hemen bıraktılar. Ama iş işten geçmişti.
Genç öğretmen canı sıkkın bir şekilde ne yapacağını düşündü.
Gidip o çocukların kâğıtlarını alsa olmaz. Bütün sınıfa mahcup olacaklar.
Hiç müdahale etmese o da olmaz. Sınavdan yüksek not alacaklar ve sınıfın geri kalanına haksızlık olacak.
İki öğrenci endişe içinde ne olup biteceğini beklerken zil çaldı ve öğretmen hiçbir şey söylemeden kâğıtları toplayıp çıktı.
Ertesi gün de bir sıkıntıdan dolayı sınavı iptal ettiğini ve yeniden sınav yapacağını açıkladı sınıfa.
Merhametle adaletin büyük buluşmasında, eğitim fakültelerinin duvarlarına asılması gereken büyük bir cümle doğdu o gün;
“Eğitim gönüllere dokunmaktır.”
HİKÂYENİN KAHRAMANI
Bu hatıradaki öğretmen Enver Ören Ağabey. Yani birçoğumuzun en tatlı hatıralarının başrolünde olan kişi…
Gün gelir bir yerlerde yeniden yazmaya başlarsam, ilk yazımda bu hikâyeyi anlatacağım diye kendime bir sözüm vardı.
Çünkü meslek hayatımda meselenin özünden uzaklaştıkça ve mesleki gelişim için beslendiğim kaynaklar kuraklaştıkça, Enver Ağabeyin bu hatırası ve eğitimi tarif ettiği o cümleyle kucaklaşıyorum.
Ve her seferinde, asırlarca Türk İslam medeniyetlerinde kök salmış bir eğitim geleneğinin, iliklerime kadar işleyen o üç kelimelik cümleye nasıl sığdığına bakıp şaşırıyorum.
Şimdiye kadar eğitimin onlarca farklı tarifi yapılmış. Ama insanı tam merkeze yerleştiren, gönülden bahseden ve içimize bu kadar sinen bir tarif yok.
Zaten diğer dillerde gönül kelimesinin tam karşılığı da bulunamıyor.
İşte bu yüzden eğitimin bu güler yüzlü ve mütevazı tarifi karşısında, gri renkli, donuk ve ağızda metalik bir tat bırakan onlarca gönülsüz eğitim tanımı ceketini ilikleyip, saygıyla eğiliyor.
PIS(A)LES
Yeni liseye giriş sınavı için PISA-ALES karışımı örnek sorular yayınlandı. Sorulara bir göz atınca hayırlı olsun ile geçmiş olsun arasında kaldım.
Hayırlı olsun, çünkü seminerlerde başrol oynayıp sınıfta figüran bile olamayan düşünme eğitiminin, akıllı tahtadan daha önemli olduğunu artık aklımızdan çıkarmayacağız.
Geçmiş olsun, çünkü maalesef öğrencilerimizin birçoğu daha sınavın yarısına bile gelmeden, paragraflar arasında nefes nefese kalıp tıkanacaklar.
Artık netlerinizi, çözdüğünüz soru sayısı değil, okuduğunuz kitap sayısı ve yorumlama kabiliyetiniz belirleyecek gençler!
Konu bu kadar net.
MUTLULUK, HEYECAN, TEMENNİ VS.
Ne mutlu bana ki, sayfaları arasında çocukluğumu geçirdiğim gazetede yazmaya başladım. Mezun olduğum okulda öğretmen olarak başlamışım gibi bir his var içimde.
Heyecanımı bastıramıyorum.
Allah haddi aşmaktan ve istikametten şaşmaktan beni korusun.
Âmin.
Bİ’ŞEY SORABİLİR MİYİM?
Yeni sınav formatıyla birlikte, uzun yıllar eğitim camiasında hizmet etmiş olan aşağıdaki cümlelerden hangisi emekliye ayrılmıştır?
a) Hocam, bu konudan çıkar mı?
b) Gençler, bakın altını çiziyorum. Buradan banko iki sorunuz var.
c) Sınavda önemli olan test tekniklerini bilmektir.
d) Oğlum, bırak o romanı elinden çabuk! Otur biraz soru çöz.
e) Hepsi

Hayatımın En Serin Aralık Sabahı

2000 yılının Aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Çiçeği burnunda bir öğretmen olarak heyecanla derslere girip çıkıyordum. Sınıflardan birinde şartlı cümleleri anlatırken23795035_303912470114521_8940029767092260044_n, tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.

“Evet, çocuklar” dedim. “Tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım, anneme ….. alırdım’ yazıyor. Cümledeki boşluğu hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?”

Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada… Ben okuyorum, sınıf gülüyordu.

Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”

Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”

“Çiçek alırım yazdım öğretmenim.”

Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.

Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.

“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”

Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı.
Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.

Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırık benzeri garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.

2000 yılının Aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.

Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri babasıyla hiç aksatmadan her cuma günü çiçek alıp mezarlığa gittiklerini…

Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek, sabaha kadar hıçkırdığını…

Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını…

Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim…

Salih Uyan

(Not: Bu kısa hikaye internette bir çok sayfada farklı isimlerle ve başlıklarla çıkıyor. Ben bile “Acaba ben mi yazmıştım bunu?” diye şüphelenmeye başladım. Öğretmenler günümüz kutlu olsun.)

Kitap Fuarı

Kitap fuarının kapıları henüz açılmamış ve kapılara yığılmış yüzlerce çocuk var. Kimileri ellerinde sıkı sıkı parasını tutuyor. Öğretmenler, “Gruptan ayrılmak yok” diye bağırıyor. Birazdan stantların arasından akacaklar. Grubun yavaşladığı anlarda birkaç çocuk kapağını beğendiği kitaplardan alacak. Sonra gürültülü servislerle okullarına dönecekler gruptan ayrılmadan alabildikleri kitapları ellerinde sımsıkı tutarak…

23167701_296217214217380_8726138561822062457_n

Okullar Açılıyor

Sevinçliyiz hepimiz. Yarın okullar açılıyor.

Okula yeni başlayanların evden ayrılma endişesiyle, kariyer sahibi öğrencilerin kavuşma sevinci koridorlarda kol kola gezecek yarın.

Gözyaşı ve mutluluk sarmaş dolaş tahta sıralara yerleşecek.

Anne babaların duaları eylül rüzgârıyla sınıflara dolacak, yelkenler şişecek.

Üç aydır mahzun kalan okul koridorları boya kokusunu uğurlayıp, tebeşir ve mürekkep kokusunu ağırlayacak yeniden.

Uzun saçlara, bronz tene ve spor ayakkabılara veda edilecek. Okul formaları ütü masalarında yeni yıla ısındırılacak.

Yarın çok güzel bir gün olacak.

Okula yeni gelen fenciden bahsedilecek, sınıfın en muzip çocuğunun tatil hatıralarına kıkırdanacak, kantinde sıraya girilecek ve bahçede yılın ilk topu koşturulacak.

Yazılı öncesi silgiler yine ikiye bölünüp arka sırayla paylaşılacak. Günde en az bir kişi mutlaka “07 ucu olan var mı?” diye bağıracak.

Yazın terli hatıraları, Türkçe dersinde cümle cümle canlanıp kompozisyon olacak.

Yeni öğretim yılının hesabını tutmak için kimi üç ortalı, kimi beş ortalı, kimi kareli, kimi düz çizgili defterler alınacak. Etiketlere gururla, yeni geçilen sınıfın numarası yazılacak.

Silgi tozlarına bulaşmış hatalar, yanlışlar gün sonunda talaşla birlikte çöpe gidecek. Her yeni güne sıfır hatayla, tertemiz başlanacak.

Doğumeviyle mezarlık arasındaki yolun en güneşli, en günahsız, en haşarı, en eğlenceli bölümü kaldığı yerden devam edecek yarın.

Milyonlarca öğrenci yine sıraya girecek, rahat olacak, hazır olacak. Ve taze kan dolacak ülkenin damarlarına. Türkiye’nin kalp atışları hızlanacak. Bayrağın rengi daha bir kırmızı olacak yarın.

Merkez üssü okullar olan bu heyecan, civar kurumların tamamında hissedilecek. Ve ziller büyük Türkiye’nin genç mimarları için çalacak bir kez daha.

Evet… Milyonlarca öğrenci yarın derin bir nefes alır gibi okula başlıyor. Bir kitabın kapağında şöyle yazıyordu: “Mürekkebin kuruduğu yerde kan akıyor.”

Size güveniyoruz çocuklar. Yarın mürekkebi kurutmamak için sıraya gireceğinizi, yeniden büyük Türkiye için hazır olacağınızı biliyor….

Ve rahatta bekliyoruz…