Dengeli Beslenme ve Aklî Dengemiz

Ya arkadaşlar! Tamam, biliyoruz, Türk halkı gerçekten sağlık ve güzellikle ilgili haberleri çok seviyor ve okuyor. Ama bir konu bu kadar da sömürülmez yahu!

Sayenizde günde dört kez beslenme alışkanlığımızı değiştiriyoruz. Yeni bilgiler üzerimize sağanak gibi yağarken, sofrada ne yapacağımız bilmez halde bekleşiyoruz. Çünkü dengeli beslenmeyle ilgili bilgiler acayip dengesiz!

Çay bir gün faydalı, öbür gün gün zararlı… Koşu Pazartesi kalbe iyi geliyor, Salı küt diye öldürüyor.

Günlük içmemiz gereken suyun litresi borsa gibi, her gün değişiyor. Tam bünyeyi üç litreye alıştırıyoruz, birisi çıkıp üç litre çok fazla diyor. İşin kötüsü, bu haber tam siz iki buçukuncu litreyi tüketirken yayınlanıyor. Ve elinizde bardakla damacananın yanında kala kalıyorsunuz.

Kahve A gazetesinde baş ağrısını tetikliyor, B gazetesinde geçiriyor, internette kısırlık yapıyor.

Uzmanın birisi televizyona çıkıp “Tereyağı damarları tıkıyor, sakın yemeyin,” diye halkı uyarıyor. Hemen tereyağını dolaptan çıkarıyorsunuz. Başka bir uzman tereyağı yemeyenlerin Omega 3 ‘ten mahrum kaldığını söylüyor. Siz de ekstra destek için kendinizi balığa, cevize veriyorsunuz. Bu sırada okuduğunuz bir haberde, sağlıklı bir kalp ve damar sistemi için Omega 3’ün en az 2 gramının bitkisel gıdalardan temin edilmesi gerektiğini öğreniyorsunuz. Balığı ve cevizi azaltıp, Omega 3 alabileceğiniz bitkisel bir gıda araştırıyorsunuz. İnternette bulduğunuz sitede bunun için, “1 dilim keten tohumlu ekmeğe doğal kanola yağı ile üretilmiş margarin sürün ve yiyin” yazıyor.
Fırına gidip, “Abi, keten tohumlu ekmek var mı?” diye sorarken, televizyonda bir uzman tereyağının aslında damar tıkanıklığına yol açmadığını söylüyor. Bu arada fırıncı, “Keten tohumlu yok abi, kepekli vereyim mi?” diye soruyor. Hiçbir şey demeden fırından çıkıyorsunuz.

Herhalde bir grup gıcık bilim adamı var. Bunlar laboratuvara girip “Ne bulsak da ezber bozsak?” diye akşama kadar uğraşıyorlar. Akşam da çıkıp hemen basın bülteni gönderiyorlar. Ertesi gün biz yine nevrimiz dönmüş bir şekilde “Muz dalgınlık yapıyor” türü saçma sapan haberler okumaya devam ediyoruz.

Bu rüzgar ne kadar devam eder bilmiyorum ama biz dengeli besleneceğiz derken birileri bundan iyi besleniyor gibime geliyor.

beslenme-e1481887006164

Akıl Oyunları

Yıl 1845…

Yer İrlanda…

İki arkadaş oturmuş muhabbet ediyorlar.

-Bazen hayal ediyorum da, acaba çok uzakta yaşayan insanlarla konuşabilmek için bir şey keşfedilemez mi?

-Nasıl mesela?

-Ne biliyim, mesela şöyle elimizde bir kutu olsa. Bu kutuya konuşsak ve dünyanın öbür ucundaki insanlar bizim sesimizi duysa… Biz de onları duysak… Güzel olmaz mıydı? Başka ülkelerde insanlar ne yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar, çok merak ediyorum.

– Saçma!

– Niye öyle diyorsun? İmkânsız mı yani?

– İmkânsız tabi. Senin aklın mantığın alıyor mu böyle bir şeyi?

– Almıyor ama acaba aklıma da çok güvenmiyorum doğrusu.

– Bütün problem de orada zaten. Bilimsel düşünemiyorsun.

– Bilim her şeyi çözmüş mü ki?

– Çözmemiş tabi ama sen de uçuyorsun yani!

– Ha, bir de o var tabi. Uçarak birkaç saatte Hindistan’a gitsek mesela? Güzel olmaz mıydı?

– Bir dakika ya! Sen din kitapları falan mı okuyorsun?

– Evet, okuyorum. Ne olmuş?

– E durum anlaşıldı. Din kitaplarındaki gizemli hikâyelerden etkilenmişsin, olmayacak şeylerden bahsediyorsun.

– Ne alakası var şimdi ya din kitaplarıyla? Bir hayal kuralım dedik, nerelere bağladın olayı!

– Bir yerden bir yere uçarak giden insanlar, uzak memleketlerdekilerle konuşanlar hep din kitaplarında anlatılmıyor mu?

– Benim aklıma o hikâyelerden mi girmiş acaba uçma fikri o zaman? Olabilir mi ya?

– Olabilir değil, öyle. Yere inmen için biraz aydınlanman lazım senin… Auguste Comte okudun mu hiç?

– Kim o?

– Aklın ve bilimin sınırları dışındaki her şeyi reddeden bir sistem kurdu. Dolayısıyla dinleri de reddediyor ve her şeyin akılla çözülebileceğini söylüyor. Rasyonalizm işte.

– Yani her şeyi akılla çözebilir miyiz?

– Elbette çözebiliriz. Dinlerin şu ana kadar bize anlattığı şeylerin çoğu akla mantığa uyuyor mu?

– Haklısın, aklım pek almıyor ama yine de inanıyorum. Ama sonuçta sen de bir şeylere inanıyorsun değil mi?

– Ben bilime inanıyorum.

– O da bir tür inanç değil mi? Adına bilim denen kısa dönem buluşlara tapıyorsun sen de işte.

– Edebiyat yapma bana! Benim fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bir bilim anlayışım var. Rüya görmüyorum yani. En azından Çin’deki insanlarla konuşma hayali kurmuyorum.

– Ya, aslında aklımda başka bir şey daha var ama söylemeye çekiniyorum biliyor musun?

– Söyle söyle, kasma kendini.

– Başka bir kutu daha olsa ve biz o kutunun içinde şu anda dünyada ne olup bitiyorsa görebilsek?

– ……………………………………..

– Ne oldu abi? Niye kalktın?

– Ben kaçtım aslanım! Hadi görüşürüz.

– Ya dur be abi! Muhabbet ediyorduk ne güzel. Nereye gidiyorsun?

– Önce eve gidip sihirli kutumdan Roma’daki büyükbabamla konuşacağım. Sonra da uçarak ver elini Hindistan. Yarın sabah oradayım.

– Üff dalga geçme ya! Tamam, görüşürüz.

– Görüşürüz. Akıllı ol e mi?

– Tamam, sen de!

Kablosuz Misafirin Arsız Davranışları

İlk olarak 90’lı yıllarda ülkemize giriş yapan internet, çok kısa bir zaman içinde oturum ve çalışma iznini aldı. Birkaç yıl içinde hiç gurbet hissi yaşamadan aramızda dolaşmaya başladı. İlk geldiğinde şahit olduğumuz o çekingen tavırlarından eser kalmadı, elini kolunu sallayarak sokaklarda birkaç sene dolaştıktan sonra evlerimize dadandı.

Hem de yatılı olarak…

Biz de Türk misafirperverliğinin bir gereği olarak hemen yemek hazırladık, çay içirdik ve ardından yer yatağını yapıp odamıza çekildik. Sabah olduğunda bizden önce kalkıp kahvaltı sofrasına oturduğunu gördük. Biraz sinirlendik belki ama çaktırmadık.

Akşam işten eve dönünce bir de baktık, çocuklarla oturmuş muhabbet ediyor. Hem de pijamalarıyla. Demek ki birkaç gün daha kalacak diye düşündük.

Çocuklara “Okul nasıl geçti bugün bakalım?” diye sorduk ama cevap alamadık. Çünkü internet çocuklarımızı esir almıştı. “Hanım, haydi yatalım artık,” diye seslendik ama hanım yeni misafirimizin koyu muhabbetini bırakıp yatağa gelemedi.

Baktık olacak gibi değil kovduk. Ama kapıdan çıkan internet, bacadan girdi. Kablosunu kestik, karşımıza kablosuz haliyle çıktı.

Kablosuz ve arsız bir şekilde evimizin her metrekaresine yayıldı.

Artık yapacak pek bir şey kalmadığını görünce biz de samimi olmaya başladık. Hatta onunla vakit geçirebilmek için çocuklarla kavgaya tutuştuk. Bir süre sonra da aslında ne kadar haksızlık ettiğimizi ve hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını düşünmeye başladık.

Bir yere giderken yolu ona sorduk, yatarken son gelişmeleri ondan öğrendik, sağlıkla ilgili problemlerimizi ona danıştık. Hatta dini sorularımızı bile ona sormaya başladık.

Ama biz ona sordukça, o iyice havalara girdi. Ona bağımlı olduğumuzu fark edince, bizi yönetmeye kalkıştı. Biz de ülkeye vizesiz giriş yapan bu misafirin, evimizden hiç çıkmayacağını anlayınca oturup konuşmaya karar verdik.

Bak güzel kardeşim! Hoş geldin, şeref verdin. Başımızın tacısın ama aile düzenimizi bozmaya hakkın yok. Ben eskiden çocuklarımla sohbet ederdim. Şimdi sen varsın diye beni duymuyorlar bile. Ben çocuğumu eskiden sinemaya göndermezdim, şimdi sen onlara her istediği filmi açıyorsun. Hem de bana sormadan. Evet, bana da çok hakkın geçti. Kabul ediyorum. Ama biraz uzaklaşsan… Bizi biraz kendimize bıraksan… Çocuklarla üç beş kelam laf etsek, akşam çay içerken günümüzün nasıl geçtiğini anlatsak birbirimize… Olur mu?

Biz yalvarır bir tonla konuşurken, samimi misafirimizin yüzündeki müstehzi ifade hiç kaybolmadı. Aslında “İstediğin kadar konuş, ben sizin evinizde kalmaya devam edeceğim. Sen beni bırak da, kendi çocuklarınla konuş bence. Çünkü ben kendi halimde duruyorum. Onlar geliyor yanıma,” dedi.

Bir şey diyemedik tabi. Öylece bakakaldık.

Sonuç olarak ilk gelirken ne umuyordu bilmiyoruz ama bulduğunu yedi internet.

Bize de olanları hazmetmek düştü.

Hepimize afiyet olsun!