Göbek Başı Sendromu

Doktorun kapısı usulca açılıyor ve bir anneyle 6 yaşlarındaki kızı giriyor içeriye. Anne, “Midemiz ağrıyor doktor bey,” diyor acılı bir yüz ifadesiyle.

Doktor, “İkinizin de mi?” diye soruyor. “Hayır,” diyor anne. “Kızımın midesinden bahsediyorum.”

Ve bu duruma “Göbek Bağı Sendromu” deniyor. Özellikle Türkiye’de yaşanan bu sendrom, “Çocuklarda Özgüven Eksikliği” konusunda yazılan kitaplara ve düzenlenen seminerlere yıllardır finansman kaynağı sağlıyor.

Çocuk terbiyesiyle ilgili herkes farklı kaynaklardan beslendiği için, ortaya çıkan disiplin müfredatlarının birbirine benzememesi normal. Ama birçok şeyde olduğu gibi, bu konuda da hayatı doğal akışına bırakabilsek birçok problem kendinden çözülecek. Yani çocuklara soyu tükenmekte olan Siyah Ayaklı Dağ Gelinciği muamelesi yapmazsak işler hepimiz için daha da kolaylaşacak.

Türkiye’de ve Avrupa’da ağlayan çocuğa müdahale şekillerine bir göz atarsak, demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Benim batı ülkelerinde, özellikle de İngiltere’de gördüğüm kadarıyla, çocuğun ağlaması normal bir eylem olarak kabul ediliyor ve hayat devam ediyor.

Ama bizde hayat duruyor ve acil eylem planları devreye giriyor. Kucağa alıp sallamakla başlayan müdahale süreci, genellikle anne babaların bir sirk ortamı oluşturmasıyla devam ediyor. Maymun taklidi yapan anne, değişik sesler çıkararak çocuğu havalara fırlatan baba, çocuğu şaşırtmak için onunla birlikte yüksek sesle ağlayan akrabalar…

Örnekleri uzatmaya gerek yok. Ortama aşinasınızdır zaten.

Uyku ve yemek alışkanlıklarını kazandırmak için uygulanan yöntemler de oldukça farklı. Çocuğun düşünce sistemini altüst edecek şeyler anlatan ebeveynler, şaşkınlık anlarında çocuğun hafifçe aralanan ağzına yıldırım hızıyla yemek boca ediyorlar. Ardından da çene bölgesine alt taraftan hafif müdahalelerle çiğneme işlemi gerçekleşiyor.

Bazı durumlarda da çocuğun zaten tam oluşmamış bilincini iyice flulaştıran farklı senaryolar yazılarak anlatılıyor. “Bak kuş geldi,” cümlesiyle başlayan kurgular, çocukların beklentileri yükseldikçe tür değiştiriyorlar. Sabah kahvaltısında “Bak bu otobüs, senin ağzın da garaj. Şimdi otobüs garaja girecek,” kurgusu akşam yemeğinde “Yarasaların mağaraya girme vakti geldiii!” tarzında daha gerilim içeren bir hal alabiliyor.

Uyutma teknikleri açısından da batıyla bizim aramızda bayağı bir farklılık var. Mesela ben hiçbir Hollywood filminde ayağında bebek sallayan anne görmedim. Battaniyenin arasına koyulup duvardan duvara savrulan çocuk da gördüğümü hatırlamıyorum…

Burada yapılan en büyük hata şu… Battaniyenin arasına sıkıştırılan ve yarım saat yüksek hızda sallanan çocukların sesi kesilince çok hoşlarına gittiğini, bu sallanma işine bayıldıklarını zannediyoruz.

Hâlbuki çocuklar gerçekten bayılıyorlar. Ufak bir beyin sarsıntısı geçiriyorlar yani.

“Bizim biraz öz güvenimiz eksik amcası” cümlesini kuran anneler biraz düşünsünler bence. Ve göbek bağını kontrol etsinler çaktırmadan hala duruyor mu diye…

Has Özgüven

En çok sömürülen moda kelimeler listesinde yıldızı giderek parlayan özgüven kelimesi kaç yaşında bilmiyorum. Ama problemli bir ergenlik dönemi yaşadığı kesin. Çünkü manası zihinlerimizde hala tam oturmuş değil.

Fazla değil, en fazla 7-8 senedir eleman arayan şirketler, “üniversite mezunu” ve “en az bir yabancı dil bilen” gibi şartların yanına bir de “özgüveni yüksek” ibaresi eklemeye başladı. Özgüven ölçtüreceğimiz bir merkez olmayınca, biz de muhatabımızın elini sertçe sıkıp gözlerinin içine baktık, sesimizi diyaframdan zorlayıp kendimizi ispata kalktık.

Yılların birikimiyle elde edilebilecek özgüveni, on dakikalık iş görüşmesinde sergilemek için türlü numaralar çektik yani.

Tabi tevazünün ve yerine göre mahcubiyetin erdem sayıldığı bir ülkede kullan-at mantığıyla dikilen özgüven elbisesi üzerimize tam oturmadı. Hatta birkaç numara küçük geldi.

Elbisenin darlığından hareket kabiliyetimiz azaldı.

Aman dikişler patlamasın derken en önemli özelliğimiz olan esnekliğimizi kaybettik. Dik durmak için kastık da, kastık.

Özgüven başlıklı kitaplar ve seminerlerin birçoğu, o on dakikada neler yapılması gerektiğini anlatıyor işte. Hesap kısa vadeli olunca da, insanda genellikle sabit değerlerde bulunması gereken özgüven miktarı, borsa gibi bir yükseliyor, bir düşüyor.

Özgüven markasıyla bir yandan da resmen kibir ticareti yapılıyor. Heybesine “ben” hikâyeleri dolduran modern meddahlar ülke ülke gezip dev masalları anlatıyorlar. Ego tatmin merkezlerinde kendisiyle küs insanlar barıştırılıyor, nefis cilalama teknikleri öğretiliyor.

Evde anne babasından kibir ve tevazünün ne olduğunu öğrenmeyen çocuklar, özgüveni bacak bacak üstüne atmak zannediyor. Öğretmeniyle saygısız tavırlarla burnu havada konuşan öğrenciler “yüksek özgüven” kategorisinde ödüle layık görülmeye başlandı. Öğrenmenin ilk şartının “edep” olduğu unutuldu.

Çevremde örnek aldığım insanlara bakıyorum. Hepsi göz yaşartıcı bir edep ve tevazua sahip… Müthiş kapasitelerine ve inanılmaz bilgi birikimlerine rağmen hepsi alçak gönülleriyle yükselmişler…

Meyvelenen ağaç misali başları öne eğildikçe kıymetlenmişler… Gölgeleri huzur soluyan insanlarla dolu…

Dev masallarına kananlarsa gözlerini topraktan çevirmiş, kupkuru dallarıyla göğe doğru uzanmaya çalışıyor…

Ve kaybediyorlar…

Hasbihal

Aynayı sadece saç taramak için kullanmamalı insan… Bazen doğrudan kendi gözlerinin içine bakmalı ve konuşmalı…

Kimsin sen? Ne için yaşıyorsun?

Her gün sabahın köründe evden çıkıp akşam yorgun argın geliyorsun. Ama dünya telaşının içinde varoluşunun asıl gayesini bir türlü anlayamıyor, hakikati göremiyorsun.

Baktığın yer, gördüğün şeye engel mi acaba diye düşündün mü hiç? Anlamsız fırça darbeleri diye aşağıladığın tabloya biraz açılıp da bakmayı denedin mi?

Aşağıdan bakınca pamuk gibi gözüken bulutların, tonlarca ağırlığındaki metal yığını uçakları nasıl da yaprak gibi titrettiğini anlayabilmek için biraz yükseklere çıkmak;

Veya yukarıdan bakınca da mavi bir çarşaf gibi gözüken denizin, koca gemileri fındıkkabuğu gibi nasıl salladığını görmek için biraz aşağıya inmek lazım…

Bu kadar hareket kabiliyetin olmadığı için sen de birilerinin peşine takılmış gidiyorsun… Acaba peşinden gittiğin kişiler, gerçek zannedilen şeyin hayal olduğunu söyleyenler mi, yoksa hayali gerçekmiş gibi gösterenler mi?

Milton, Shakespeare okuyup hayatın anlamını keşfettim zannederken, Mesnevinin bir mısrasında kayboluyorsan yazık sana!

“Aklını pusula yap, düşünceni özgür bırak,” diyenler ne hikmetse farklı yönlere dağılıp gitmişler hep. Düşüncenin en özgür halinin teslimiyet olduğunu anlayamadan, güneşten mahrum bir hayatı el yordamıyla yaşayarak ve kendilerine teslim olarak gitmişler…

Işığı kaynağından alanların ise yönü hep aynı… İnci taneleri gibi ardı ardına dizilmişler. Ama sen hakikat silsilesinden bihaber, hayatlarını yüzeyde debelenerek geçirenlerin peşinden gidiyorsun…

İmam-ı Gazali’nin yanında Weber’in, Kant’ın, Hegel’in ancak bir su birikintisindeki gökyüzü kadar derin olabileceklerini göremiyor musun?

Bilimle sınırlandırılan bir dünya görüşüne sığabilecek kadar küçülenleri gözünde büyütme! Eğer hayat gördüğün, anladığın ve tecrübe ettiğin şeylerden ibaretse, fikir çilesine ne hacet…

Sen ışığın kaynağını bulamadığın için sokak lambalarından medet umuyor ve uzayan gölgene bakıp kibirleniyorsun…

Karıncanın yanında belki çok büyüksün ama uzaydan bakıldığında bir nokta bile değilsin.

Bana kaç yıl yaşadığını, ne kadar çok şey bildiğini anlatma sakın!

En nihayetinde sen, aldığın son nefes ve kurduğun son cümlesin.

Bilinçte Doz Aşımı

Son yıllarda Türkiye’de özel okulların artmasıyla birlikte, alıştığımız veli profili de değişmeye başladı. Öğretmenin yanında borçluymuş gibi ezik duran veli tipinin değişmesi sevindirici. Ancak bilinçte doz aşımı yaşayan bazı anne babalar farkında olmadan çocuklarına zarar veriyor.

Eti senin, kemiği benim zihniyetinden “Eti de benim, kemiği de. Sen sadece tart,” noktasına gelindi. Yani bazı veliler, öğretmenleri sadece çocuğun ölçme değerlendirme işlemlerini yapan bir memur olarak görmeye başladı.

Evet, bilinçli tüketici olmak hizmet sektöründe kaliteyi artırır. Mesela aldığınız hizmetten memnun değilseniz ve işin peşine düşüp hakkınızı arıyorsanız, sizden sonraki müşteriler için iyilik yapıyorsunuz demektir.

Ancak okuldaki durum biraz farklı… Bilinçli tüketici olacağım derken, bilinçsiz bir şekilde çocuğu tüketme tehlikesi çok büyük.

Yaşadığı her problemin ertesinde okulda anne babasını gören bir çocuğun sağlıklı gelişmesi mümkün değildir. Böyle yetişen çocuklar ileride her sendelediğinde koluna girecek birisini bekler.

Eğer çocuğunuzun yanında öğretmenin ve okulun aleyhinde konuşuyor ve “Ben yarın okula gelip onlara gününü gösteririm,” türünden naralar atıyorsanız, gelişmekte olan veliler grubundasınız demektir ve acilen bir kalkınma planı oluşturmanız gerekir.

Veya çocuğunuz derse geç kaldığı için öğretmeninden azar yiyor ve siz ertesi gün öğretmenle bu konu hakkında tartışmaya gidiyorsanız, emin olun çocuğunuz ileride işe geç kalacak demektir.

Hâlbuki anne babasından yüz bulamayan çocuk meselelerini kendisi çözmeye çalışır. Hayata atıldığında dirençli ve dirayetli olur. Fikirleri uğruna mücadele ederken bir yumurta atımı menzile sıkışıp kalmaz.

Velhasılı kelam, her çocuğun ilk öğretmeni anne babasıdır. Doğumla birlikte çalan ders zilini duymayan veliler kaybetmektedir. Çünkü okula yansıyan birçok davranış bozukluğu, altı bezli dönemden kalma hatıralardır.

Ve “çiş”li geçmiş zamanlarda yapılan hataların gelecek zamanlardaki telafisi, maalesef çok ağır olmaktadır.

Çocuğumuza elbette gözümüz gibi bakacak, el üstünde tutacağız. Hatta çoğu zaman sevgimizden dolayı çocuklarımızı şımartmamız da mümkün.

Ama bu konu, çocuk şımartmaktan daha mühim bir mesele olarak ele alınmalı…

Yaş ilerleyince şımarıklık belki geçer…

Ama asalaklık baki kalır.