Süt Liman

Vefat haberleri herkesi etkiler.

Taziyede, cenazede insanlar biraz kendine gelir. Gündelik hayatın sıkıntıları anlamını kaybeder. Ölümü hatırlayan insan kısa süreliğine de olsa derinleşir.

Gasil hane, mezar yeri, cenaze namazı, mevta gibi kelimeler gelip cümlelere yerleşince, ortalık süt liman olur.

Maaş hesabı olduğu halde EFT işleminden para kesildi diye kimse sıkıntı yapmaz böyle durumlarda. Frene basınca arabanın arkasından gelen ses unutulur. Sigorta primlerinin tam yatıp yatmadığıyla ilgili duyulan endişe başı önünde uzaklaşır.

Kariyer planları, çocukların eğitimi, trafik problemi, evin badanası gibi konular hep bir yerlere kaçışır.

Ama genelde bu etki pek uzun sürmez. Ertesi gün başlayan mesaiyle birlikte, hayatın boş olduğuna dair hisler yavaş yavaş ölür.

Gündelik sıkıntılar yeniden canlanıp bir ömür sürmesi gereken hissiyatı gömer.

Ve üzerine kürek kürek dünya telaşı atar.

Tabi hayat ve ölüm üzerine konuşmak ve yazmak kolay… Kelimeleri birbiri ardına sıralayıp rahatlıyor insan.

Ama yazıyla hayat arasında önemli bir fark var!

Yazıda son cümle güzel olmasa da, baş tarafı beğenenler çok umursamaz. Ama hayatın son cümlesi, yaşanan her saniyeyi hükümsüz kılabilme özelliğine sahiptir.

Tek avuntumuz, baş tarafı güzel olan yazıların son cümlesinin de genelde güzel olmasıdır.

Kişisel Gerilim

Macera Dale Carnegie ile başladı. 10 adımda mutlu olmayı, bilmem kaç adımda özgüveni tavan yapmayı vadeden kitaplar yıllardır beklenen bir yolcu gibi hasretle karşılandı. Kişisel gelişim kitabı yazanlar matbaaya uğramadan önce kitapçıların çok satanlar rafından rezervasyon yapıyor, haliyle çok kazananlar listesine de üst sıralardan giriş yapıyorlardı.

Kitapların ardından seminer furyası başladı. “Kişisel’ gelişmek isteyenler dalga sesi eşliğinde gözlerini kapatıp zaaflarından kurtulmayı bekledi. Kötü huylar küçük kâğıtlara yazılıp özel cenaze törenlerinde toprağa gömüldü.

İlgi çok olunca sektörün kirlenmesi de hızlı oldu tabi.

Bazı çakma gurular kişisel gelişim seminerlerinde 100 dolara mutluluk formülü, 150 dolara özgüven iksiri satmaya devam ediyorlar. Ama satış sonrası destek hizmeti olmadığı için formüllerin çoğu “guru gürültü”den öteye gitmiyor.

Hammaddeyi doğudan bedavaya getirip, ucuz ambalajla fahiş fiyata yine doğuya ihraç eden kişisel gelişimcilerin devşirme fikirleri çok işe yaramıyor yani.

Kişisel gelişimin temelini oluşturan güzel ahlak bu coğrafyadan yayıldı bütün dünyaya hâlbuki. Sabır, şükür, tevekkül, bu toprakların değeri… Gıybetten, dedikodudan uzak olmayı, kalp kırmaktan kaçınmayı, herkese karşı güler yüzlü olmayı bizim kitaplarımız yazıyor yüz yıllardır.

Empatiyi herkesten önce biz biliyorduk.

Yanı başımızda gürül gürül kaynayan suya sırtımızı vermişiz, uzaklardan pet şişe içinde su siparişi veriyoruz.

Rahmetli dedemi hatırlıyorum. Vefatından birkaç gün önce bir bayram sabahıydı. Amansız bir hastalığın pençesinde zor nefes alıp veriyordu. Kesilen kurbandan tatsın diye ağzına nohut kadar bir et parçası koyduk. Bir gayretle yutmaya çalıştı ama vücut kabul etmedi. Ağzından eti geri almak için eğilen kızının yanaklarına inmiş iki damla yaşı fark edince zoraki gülümsedi.

“80 yıl doya doya et yedik kızım,” dedi usulca, “bir kere yiyemedik diye üzülmek olur mu?”

Bir cümlede bin mana… Bir nefese sığdırılmış yüzlerce seminer…

Klimalı seminer salonlarında hayata olumlu bakmak kolay! Ezberlersin rolünü, çıkar oynarsın. Ama ölüm döşeğinde insan ezberlediğini değil, yaşadığını oynayabilir ancak.

Birinde rol biter perde kapanır, diğerinde rol biter perde açılır.

Çocuklarımıza büyüklerimizin güzel ahlakını bir anlatabilsek… Çoğu kitap rafta kalır, gurular da ilk uçakla memlekete yollanır inanın.

Ama olsun… Yağmur yağsın da varsın kerpiççi ağlasın…

Destandan Bir Satır

Genzi yakan bir barut kokusu vardı arazide… Gökyüzünü kızıla boyayarak geniş bir yay çizen top mermisi az öteye düştüğünde kendini yere attı…

Ve karanlık…

Gözlerini açtığında nerede olduğunu anlamaya çalıştı.

Sıhhiye çadırındaydı. Etrafta telaşla koşturan askerler vardı.

Eyvah… Yaralanmış olmalıydı… Başını hafifçe kaldırıp baktı. Sol bacağının üzerine kalın bir battaniye seriliydi. Bacağını kıpırdatmaya çalıştı.

Yok… Hiç his yok…

“Bacağını kesebiliriz” diye bir ses duydu. “Fena yaralanmış.”

“Hayır” diye inledi genç asker. “Yapmayın.”

Dayanılmaz bir acı, çadırdaki ışığı yutarak bacağından yukarı doğru tırmandı.

Yine zifiri karanlık…

Gözünü açtığında; “Lütfen bacağımı kesmeyin” diye inledi. “Lütfen.

“Kestiler bile” dedi yanındaki sedyede yatan asker. “Bu kadar korkma, bir şey olmaz.”

“Beni eve gönderecekler” diye inledi genç adam.

“Daha iyi ya, çocukların yok mu? Sevinirler işte.”

“Çocuklarımla vedalaştım ben” dedi genç asker sert bir şekilde. “Beni bekleyen yok.”

“Ben vedalaşamadım” dedi yan sedyedeki asker hırıltılı bir sesle. Sesi çok zor çıkıyordu. “Çocuğum iki ay sonra doğacak. Savaş o zamana kadar biter değil mi?”

Cevap vermedi. Eğilip bacağına baktı. Bir parçası kopmuştu. Evden ayrılırken hissettiği şeye benzer bir duyguya kapıldı.

Oğlu; “Ne zaman döneceksin baba?” diye sormuştu. O da kulağına eğilip, “Bilmiyorum oğlum. Dönmezsem sen annene bakar mısın?” diye fısıldamıştı. Oğlu gözlerini kocaman açıp camdan dışarı bakmıştı sadece.

Karısı sessizce ağlıyordu. “Şehit olmam için dua et” dediğinde karısının yüzüne düşen gölgeyi hatırladı. Çok özlemişti. Bakışları yumuşadı. Burnuna ıhlamur kokusu doldu.

Sonra birden doğrulup gözlerini açtı. Beyninden kıvılcımlar saçarak bir atlı geçti. Gözleri alev alev yanıyordu. Az önceki haline büyük bir öfke duydu. Kafasındaki evle ilgili bütün düşünceler çadırın talaş ve kan dolu zeminine boşaldı.

“Beni eve gönderecekler” diye bir kez daha inledi.

Yan sedyede yatan asker kelime-i şahadet getirdi. Dışarıda top sesleri vardı. Gecenin zifiri karanlığını yırtan top mermileri boğaza nurdan bir set çekiyordu.

Çanakkale’de tarihin en büyük destanlarından birisi yazılıyordu.

Kapı ve Anahtar

Anasınıfında sıradan bir gündü. Öğretmen çocukların arasında dolaşıyor, herkesle tek tek ilgileniyordu.

O günkü konuları aileydi.

Bir önceki derste Selma öğretmen ailenin önemini anlatan bir hikâye okumuştu. Bu derste de çocuklar konuyla ilgili resim yapacaklardı.

Mavi boyama kalemini bulamadığı için ağlayan Enes’e yan masadan boya bulduktan sonra Can’ın yanına geldi. Eğilip resim kâğıdının üzerindeki şekillere baktı.

Can’ın anne ve babası iki gün önce rehberlik servisine gelmişlerdi. Söylediklerine göre Can iki haftadır yalnız yatamıyor, mutlaka annesine sarılarak uyumak istiyordu. Okul psikoloğu da her çocuğun bu tür dönemlerden geçtiğini falan anlatmıştı. Selma öğretmen görüşmenin yarısında zil çaldığı için çıkmak zorunda kalmıştı.

“Bu resmi bana anlatır mısın Can?” dedi Selma öğretmen kâğıdın üzerindeki rengârenk, karmaşık şekillere bakarak. “Bu ne?”

“Bu evin kapısı,” dedi çocuk büyük bir ciddiyetle.

“Peki, kapının yanındaki kim?”

“Anne.”

“Anne niye böyle kızgın?”

“Kızgın değil öğretmenim, ağlıyor. Bıktım artık, kapıyı aç gideceğim diye bağırıyor.”

Selma öğretmen konuşmaya devam edip etmeme konusunda biraz tereddüt yaşadıktan sonra merakına yenilerek sonraki sorusunu sordu.

“Bu kim peki?”

“Bu baba. Elindeki de anahtar. Anne gitmesin diye kapıyı kilitlemiş.”

“Peki, bu anne babanın çocukları yok mu?”

“Var. Bak, bu onun kapısı. Ama çocuk odanın içinde olduğu için resimde gözükmüyor.”

“Çocuk odada ne yapıyor?”

“Uyanmış, çok korkuyor. Anneyle babayı dinliyor. Bir de ağlıyor.”

“Peki, nereden aklına geldi böyle bir resim çizmek Can?”

“Hiiç, hayal ettim öğretmenim.”

Selma öğretmen derin bir nefes alıp ayağa kalktı.

“Peki Can, zil çalmak üzere. Haydi, boyalarını topla bakalım.”

“Öğretmenim,” dedi Can. Sonra parmaklarını resmin üzerinde gezdirdi ve evin kapısını göstererek sordu. “Resimdeki baba kapıyı kilitlemese, anne içerideki çocuğu bırakıp gider mi?”

“Gitmez Can. Hiçbir anne çocuğunu bırakıp bir yere gitmez,” dedi Selma öğretmen ve ardından hızlı bir şekilde sınıftan çıkıp lavaboya koştu. Biraz rahatlayıp yüzünü yıkadıktan sonra sınıfa geri döndü.

Canın minik eli hala resimdeki kapının üzerinde duruyor, sanki açılmasını engellemek istermiş gibi sıkı sıkı bastırıyordu.

Madde Bağımlısı Özlemler

İnsan yaradılış itibariyle kendisini mutlu eden veya rahatsız eden şeylere çok çabuk alışır.

Hep hayalini kurduğunuz arabayı aldığınızda yaşayacağınız mutluluğun ömrü birkaç haftadır. Hayat standartlarınızı yukarı çekecek olan maaş artışı da aynı şekilde. Birkaç ay sonra mutluluk seviyeniz yine sabit değerlerine dönecektir.

Öyleyse mutluluk seviyemiz, bazı olaylara verdiğimiz anlık tepkiler haricinde genelde aynıdır. Çok mutlu veya aşırı üzgün olduğumuz zamanlar, sadece iyi ve kötü olaylara adapte olma sürecinde yaşadığımız dalgalanmalardır.

Çok sevdiği bir kişiyi kaybeden insanla, yeni çocuğu olmuş bir insanın duygu durumları bir süreliğine farklılık gösterir. Ancak adaptasyon sağlandıktan sonra her şey eskisi gibi olur.

Bu duruma da hedonik adaptasyon denir.

Yani hazza ve üzüntüye uyum…

Hedonik adaptasyon kavramını, 1970’li yıllarda mutluluk üzerine araştırma yapan Brickman ve Campbell isminde iki bilim adamı ortaya atmıştır.

Brickman, önce piyango kazanmış bir grupla, sonra da hayatlarının bir döneminde önemli bir hastalık veya kayıp yaşamış insanların bulunduğu bir grupla çalışmıştır.

Araştırma sonucunda her iki grubun da mutluluk seviyelerinin birkaç aydan sonra, eski seviyelerine döndüğünü görmüştür.

Bu araştırma sonuçlarına göre kişinin duygusal sistemi hayattaki bazı değişikliklere kısa süreli tepkiler verse de, genelde mevcut hayat şartlarına uyum göstermektedir.

Koşu bandının hızına göre insan nasıl koşu temposunu ayarlıyorsa, ruh dünyamız da yaşanan olaylara uyum göstermek için titiz bir mesai yapmaktadır.

Hedonik adaptasyonun ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için hep şaşırırız. Çok zengin bir insanın canının sıkılmasına veya bir kanser hastasının kahkahalar atmasına anlam veremeyiz.

Bu kadar parası varken nasıl mutsuz olabilir insan veya çaresiz bir hastalığa yakalanmışken nasıl böyle içten gülebiliyor diye şaşırırız içten içe.

Hâlbuki dönüp kendi hayatımıza baksak durumun çok da farklı olmadığını görebiliriz. Hayatımızda dönüm noktası diye tarif ettiğimiz şeylerde bile mutluluk seviyemizde kalıcı değişimler olmadığı çok açıktır.

Bu konunun fiziksel ispatları da vardır aslında.

Çok pis kokan bir yere girersiniz mesela. İlk girdiğinizde burnunuzu tıkamaya kalkarsınız, mideniz bulanır. Ama birkaç dakika dayanırsanız artık o koku sizin için normalleşir.

Aslında ortam hala çok kötü kokmaktadır ama siz alıştığınız için kokuyu almazsınız.

Aynı şey gül bahçesinde bahçıvan olarak çalışan kişi için de geçerli. Bahçeye girenleri bayıltacak kadar güzel olan koku, bahçıvan için yoktur.

Bu konu hakkında uzun uzadıya yazmak mümkün… Mutluluk arayışının boş olduğundan, vitrindeki bir çift ayakkabıya bağlanan mutluluk hedeflerinin gerçekçi olmadığından dem vurarak sayfalarca yazı yazılabilir.

Ama hepsini içine alabilen tek bir cümle varken, milyon tane cümle yazmaya gerek yok!

Bu dünya geçicidir!

Birileri çıkıp hedonik adaptasyon demiş. Başkaları çıkıp başka bir şey diyebilir. Kim ne derse desin, gerçek apaçık meydanda işte!

Bu dünyada geçici olduğunu bilen ve ona göre yaşayan kimse en mutlu insandır.

Türk Dil Kurumunun mutluluk tarifi de aslında çok güzel. TDK’nın sitesine girip bakın. Orada mutluluk; “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu” olarak tarif ediliyor.

Bu durumda eğer madde bağımlısı özlemleriniz varsa geçmiş olsun. Hiç birisine eksiksiz ve sürekli ulaşamayacağınıza göre mutluluk sizin için bir hayal.

Ama özleminiz Allah’ın rızasını kazanmaksa durum farklı. Bu özleminize eksiksiz ve sürekli olarak kavuştuğunuzda zaten her şey bitmiş demektir.

Alın size mutluluğun resmi!

Toy Story ve Ben

Geçenlerde eve geldiğimde baktım, iki çocuğum da oturmuş sessiz bir şekilde Toy Story 3 filmini seyrediyor.

Üzerimi değiştirdikten sonra elime gazeteyi alıp yanlarına oturuyorum. Kendimi çok yorgun hissediyorum ve içte içe “İyi ki bu filmler var. Ben de gazetemi rahatça okuyabiliyorum,” diye düşünüyorum.

Herkes kendi halinde…

Sonra çocuklarıma bakıyorum. Birden içim kaynıyor. Öyle tatlılar ki… İçimden acayip bir şekilde çocuklarımla kaliteli zaman geçirmek geliyor. Çocukluğumda yaşadığım birkaç şeyi anlatmaya başlıyorum.

Biz çocukken bilgisayarlar evlere daha yeni giriyordu. Bir arkadaşım bilgisayar aldı diye akşamları onun evinde toplanırdık. Oyunları görsen var ya, elini sürmezsin…

Ben anlatıyorum, çocuğumun gözlerindeki ışık daha bir parıldıyor. Ekrana sırtlarını dönüp gülümseyerek bana bakıyorlar.

Ben şimdi Pixar yapımı, milyon dolarlar harcanan şu Toy Story filminden daha mı eğlenceliyim diye soruyorum kendime… Cem Yılmaz gibi hissediyorum kendimi. Ben anlattıkça çocuğum soruyor, o sordukça ben daha bir coşkuyla anlatıyorum.

Biraz sonra halının üzerinde çocuklarımla güreşirken buluyorum kendimi. Gözlüğü çıkarıp koltuğun altına atıyorum.

Bilgisayar ekranından Toy Story’nin baş aktörü Andy kızgın bir şekilde bakıyor. “Biz milyon dolar harcayıp film yaptık, adamlar güreşiyorlar ya!” diye kendi kendine söyleniyor.

Umurumda değil Andy’nin yakınmaları… Çocuğumla güreş sporunda hiç yeri olmayan garip hareketlerle boğuşurken aslında Pixar’a çok profesyonel bir kafakol atıyorum. Atılan kahkahalar odanın duvarlarında çınlıyor.

Küçük oğlum beni tuş ediyor. Gaipten alkış sesleri duyuyorum. Kulak kesiliyorum.

Galiba çocuklarımın televizyon ve bilgisayar karşısında geçen hüzünlü dakikaları alkışlıyor!

Sırtım yerde. Çocuklar “Babamı yendik,” diye bağırıyorlar.

Bense içten içe teknolojiyi tuş etmenin zevkini yaşıyorum.