Enerji İsrafı

Bu aralar ekranlarda kimi dinlesem “kendisiyle barışık”. Her şey “inanılmaz keyifli” gidiyor. Tanıştığımız her insandan “müthiş bir elektrik” alıyoruz. “Pozitif enerjinin bini bir para…

Modern Polyannalar termik santral misali aramızda dolaşıyor. Toplum olarak keyiften ölüyoruz.

Peki, imrenilecek bir durum mudur bu insanın kendisiyle barışık olma durumu? Megalomanlıkla kendiyle barışık olmak karıştırılıyor olabilir mi acaba?

Şöyle ki, eğer kişi kendisiyle barışıksa, nefsiyle barışık demektir. Bu da iki ihtimali akla getiriyor.

Ya hiçbir sınır tanımadan her canının istediği şeyi yapıyordur.

Ya da evliyadır. Yani nefsini terbiye etmiştir.

İkisi de olmayan bir insan her fırsatta kendisiyle barışık olduğunu söylüyorsa, o insan henüz olmamış, boşlukları dolmamıştır.

Hobilerle dolmayacak boşluklardan bahsediyorum. tabi Kara delik gibi toplumdaki maneviyatı sinsice emen boşluklardan…

İstediğin kadar model uçak yap, resim çiz, at bin. Doldurduğun zamandır.

Kimisi bin kitap okur cahildir. Kimisi bir kitapla âlim olur.

Kişisel gelişim kitaplarını açın. Sloganlar belli. İçindeki sesi dinle! Gönlünün götürdüğü yere git!

Hadi oradan! İçindeki ses şeytan, gönlün de nefsin olmasın sakın!

Herkesin kendi iç sesini dinlediği bir toplumdaki senfonik anarşiyi bir düşünsenize…

Modern dünyada şiddeti giderek artan bu kendine güven dalgası pusulasız gemileri narsizm sahiline sürüklüyor. Ve kendine âşık insanların bırakın topluma, kendilerine bile bir faydası olmuyor.

Hâlbuki dünyadaki en mühim eserler, hep kişilerin kendileriyle olan mücadelelerinde, varoluşun sebebini aramak için çıkılan ıstıraplı yolculuklarda verilmiştir.

Büyük insanlar hiçbir şeyi kendilerinden bilmemiş, kendilerini bir hiç saydıkları için devleşmişlerdir.

Öyleyse kendinle barışmak için önce hatalarınla yüzleşmen, nefsinle sözleşmen, enerji yaymak için de yanıp közleşmen gerekir…

İçindeki boşluğu doldurmadan elektrik veremezsin…

İstediğin kadar kendinle barışık ol…

Yanmayan odundan enerji, dolmayan barajdan elektrik beklenmez…

Vesselam!

Mükemmele Oynadığı İçin Oynayamayan Çocuklar

Bazı çocuklarda hep en iyi olma dürtüsü vardır. Bu tip çocuklar başarısız olmaktan çok korkarlar ve hep en önde olabilmek adına inanılmaz bir gayret sarf ederler.

Birincilik kürsüsüne çıkamadıklarında bunalıma girer, sınavdan bir soru bile kaçırdıklarında zıvanadan çıkarlar.

Türkiye’deki mevcut sistemden dolayı hem anne babalar, hem de okullar başarı odaklı olduğu için bu durumu belki normal sayabiliriz. Ama maalesef bu arada yenilgiyle başa çıkma gibi önemli bir konu atlanmaktadır.

Futbolculara nasıl hızlı koşacakları anlatılırken, sakatlanmayı önlemek için nasıl düşmeleri gerektiği de öğretilmektedir. “Hep koşacaksın, asla düşmeyeceksin,” diyen bir antrenörle bütün takımlar küme düşmeye mahkumdur.

Çocuklarının başarısız olacakları tüm ihtimalleri ortadan kaldırmaya çalışarak, onlara büyük bir iyilik yaptığını zanneden anne babalar da büyük bir yanılgı içindedir. Niyetleri iyi olsa da, bu tür anne babalar, çocuklarının hayat boyunca karşılaşacakları birçok güçlükle mücadele etmek için gereken beceriyi kazanmasına engel olmaktadır.

Psikolojik rahatsızlıkların birçoğunun temelinde de mükemmeliyetçilik yatar. Sosyal fobi veya yaygın anksiyete bozukluğu gibi rahatsızlıkların sebebi araştırıldığında, mutlaka bir yerlerde mükemmelliği hedefleyen anne babaların izlerine rastlanır.

Her zaman mükemmelliğe oynayan çocukların sürekli kaygılı olduğu ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat yaşadıkları bilinmektedir.
Çocuk ruhunun sindirim sisteminin sağlıklı çalışması ancak düzenli beslenmeyle mümkündür. Yenilgiyi hazmedemeyen çocukların zekâları ve kapasiteleri çok işe yaramaz.

Çünkü sindirim sistemi iflas ettiği anda beyin dâhil tüm sistem çökmeye mahkûmdur.

MÜKEMMELİYETÇİ ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEMEK İÇİN 10 MÜKEMMEL TAVSİYE

1- Eğer çocuğunuz, ondan sürekli bir başarı beklentisi olduğunu hissederse kaygı seviyesi artar. Çocuğunuza, ona karşı duyduğunuz sevginin herhangi bir şarta bağlı olmadığını söyleyin. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin, sevgi de kayıtsız şartsız çocuklarındır.

2- Cömert olmak, yardımsever olmak gibi özelliklerinin sizi okul başarısından daha fazla gururlandırdığını arada bir hatırlatın. Çocuğun bütün hayatını 100 puan üzerinden değerlendirmeyi bırakıp, ileride iyi bir insan olması için karşınıza çıkan fırsatları değerlendirin. Matematikten zayıf aldığında, harçlığıyla yoksul bir aileye hediye alması için teşvik ederek kendisini iyi hissetmesini sağlayın.

3- Çocuğunuzdan her zaman en iyi olmasını istemediğinizi, ama yeni şeyler öğrenmesini beklediğinizi vurgulayın. Bir sınavdan tam not aldığında, “Harika, işte yüksek bir not daha aldın,” demek yerine, “Bu zor konuları öğrenmek için çok çalıştın ve başardın, tebrikler,” demeyi tercih edin.

4- Çocuğunuzun, herhangi bir sınavdan 100 almadığında kendisini aptal gibi hissetmesini önlemek için bir şeyler yapın. Hayatta her şeyin nottan ibaret olmadığını, bütün notları zayıf olsa da güçlü bir karaktere sahip olmasının daha önemli olduğunu söyleyin. Veli toplantısında sınıf birincisinin annesini kıskanmayın. Çocuğunuzu öyle bir sevip koruyun ki, bütün birinci anneleri sizi kıskansın.

5- Çocuğunuzun hata yapmasına izin verin. İstediğinde yardım edin ama ödevini veya başka bir işi çocuğunuzun yerine siz yapmayın. Sizin yardımınız olmadan çocuğunuz eksik ve hatalı da olsa bir işi bitirdiğinde, hatalara yoğunlaşmadan onu takdir edin. Böylece hem her zaman mükemmel olmak zorunda olmadığını öğrenir, hem de öz güveni gelişir.

6- Her zaman hata yapabileceğinin farkında olan kişiler özür dilemeyi bilirler. Öğrenciniz de olsa, çocuğunuz da olsa bir hata yaptığınızda özür dilemekten çekinmeyin. Anne ve babasından “özür dilerim” cümlesini duyan çocukların bilinçaltında, hata yapmak normal bir eylem olarak kodlanır.

7- Çocuğunuz sınavdan başarısız olduğunda, onu teselli edeyim derken tamamen batırmayın. Mesela, “Üzülme evladım, eminim bir sonraki sınavda 100 alırsın,” demeyin. Bu tür yorumlar çocuğunuzun üzerindeki baskıyı artırır. Bunun yerine notun önemli olmadığını ama öğrenmesi gereken konular için biraz daha gayret etmesi gerektiğini söyleyin.

8- Çocuğunuzu, kendisinden daha başarılı arkadaşlarıyla kıyaslama hatasına düşmeyin. Eğer düşerseniz, onların da sizi müdürünüzle veya sizden daha çok kazancı olan kişilerle kıyaslamasına kızmayın.

9- Mükemmel olma dürtüsü çoğu zaman okuldan kaynaklanır. Bu yüzden çocuğunuzun okul ve derslerin dışında başka şeylerle de ilgilenmesini sağlayın. Çocuğunuzun kendisini iyi hissettiği ve eğlendiği etkinlikler planlayın. Hiçbir şey yapamıyorsanız, bir hafta sonu evdeki bayat ekmekleri alıp birlikte bol köpek olan bir yere gidin ve hayvanları besleyin.

10- Birlikte, defalarca başarısız olmasına rağmen yılmadan çalışmaya devam eden ve sonunda başarılı olan kişilerin gerçek hikâyelerini okuyun veya seyredin. Gerçek hayatlar kesinlikle çocuğunuz üzerinde “Hatasız kul olmaz,” nakaratından çok daha etkili olacaktır.

Enver Ağabey!

Siz ahirete göç ettiğinizden beri biz çok mahzunuz!

Çünkü sizin bulunduğunuz mecliste mutluluk en bulaşıcı haliyle yayılır, sizi gördüğümüz her gün bayram sayılırdı.

Siz konuşurken, bir çocuğun ağzındaki akide şekeri gibi yavaşça erirdi zaman. Ellerimiz kenetlenir, gülümsememiz dudaktan kalbe inerdi.

Tek sözünüz binlerce cümleye, bir bakışınız dünyalara bedeldi.

Derdi olan size gelir, en müşkül durumlar tek sözünüzle dize gelirdi. Hiçbir sorumuz cevapsız kalmaz, kimse yanınızdan ümitsiz çıkmazdı.

Herkesin derdine çare olur, kendi sıkıntılarınızdan hiç bahsetmezdiniz. Çok iyi biliyoruz ki, siz geceleri ağlar, gündüzleri gülerdiniz.

Bu yüzden gölgeniz hep huzur soluyan insanlarla doluydu.
Sizin olduğunuz yerde dünya telaşına mola verilir, küskünler barışır, neşe ve gözyaşı birbirine karışırdı.

Siz sıkıntıların üzerine çekilen kadife bir perde, her harften sadece en güzel kelimelerin yer aldığı eşsiz bir lügattiniz bizim için.

Her kelimenizde manayı kanatlandıran ayrı bir keramet, her cümlenizde eşsiz bir zarafet vardı.

Ömrünüzü inci taneleri gibi ardı ardına dizilen hakikat silsilesini anlatarak geçirdiniz. Karanlıkta kalan nice insanlara ışığı siz gösterdiniz.

Gönlümüze kazınmış nasihatleriniz, şimdi eşsiz bir mücevher gibi parlıyor.

Bize öyle bir miras bıraktınız ki, kıymeti her geçen gün artıyor.

Siz ahirete göç ettiğinizden beri biz çok mahzunuz Enver Ağabey.

Şimdi her an hasretinizle yaşıyor, verdiğiniz ebedi saadet müjdesini hep kalbimizde taşıyoruz.

Çocuk İşi

Sabah yedide kalktı çocuk. Aceleyle elini yüzünü yıkayıp giyindi. Üzerine çikolata sürdüğü ekmeğin en lezzetli yerinde servise yetişmek için çıkmak zorunda kaldı.

Çantasını zorlukla taşıyarak sokağın köşesine doğru yürüyüp servise bindi. Yol boyunca defterini dizlerinin üzerine koyup gece bitiremediği ödevini tamamladı.

İlk ders matematikti. Öğretmen titrek el yazısından ödevi serviste yaptığını anladı ve eksi verdi. Türkçe dersinde üç soruya doğru cevap verip artı aldı.

Her teneffüs koşarak arkadaşlarıyla bahçeye indi çocuk.
Birinci teneffüste zorlukla beden öğretmeninden topu aldılar.

İkinci teneffüste takımı kurdular. Üçüncü teneffüste top caddeye kaçınca nöbetçi öğretmen topu aldı. Dördüncü teneffüste müdür yardımcısından topu almaya gidip, alamadılar.

Kalan teneffüslerde gazoz kapağıyla koridorda maç yaptılar.

Saat dörtte son zil çaldı. Çocuk sırada beklememek için uçar gibi kantine indi. Tostunun son lokmasını çiğnerken fen etüdü başladı. Yarım kalan meyve suyunu eline alıp koşarak sınıfa gitti. Öğrenciler sırayla etüt hocasına çözemedikleri soruları sordular.

Saat 6’da etüt bitti ve çocuk koşarak servise bindi. Saat 7’de eve girdiğinde babası çoktan pijamalarını çekmiş haberleri seyrediyordu. Annesi salatayı bitirince hep birlikte sofraya oturdular.

Yemekten sonra üstünü başını değiştirip derse oturdu çocuk.

Saat dokuz buçukta ödevler bittiğinde on beş dakika ara verdi.

Babası televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Annesi bulaşık yıkıyordu. Babasının altında kalan kumandayı alamadı. Açık olan kanaldaki programı ne olduğunu anlayamadan bir süre seyretti. Sonra kalkıp odasına gitti. Her gün çözmesi gereken 150 soruyu önüne yığıp şıkları elemeye başladı. Annesi bir ara sessizce odaya girip masanın üzerine bir tabak meyve bıraktı.

Saat on bir buçuk olunca esneyerek banyoya gitti. Dişlerini fırçaladı ve yattı.

Ertesi gün cumartesiydi. Sevindi çocuk. Sekize kadar uyuyabilecekti. Hafta sonu kursu dokuzda başlıyordu. Öğleden sonra da özel ders için eve hoca gelecekti.

Derken uyuyakaldı…

Rüyasında yemyeşil bir bahçede top oynadı. Salıncağa bindi. Son hız bisiklet sürdü.

Rüyasında çocukluğunu gördü.

Beni Bırakma Oğlum!

Adam elindeki valizleri duvarın dibine bıraktı. Sonra doğrulup derin bir nefes alarak “Güzelmiş anne, değil mi?” dedi.

“Güzel oğlum,” dedi yaşlı kadın.

Bir süre konuşmadan soluklandılar. Odayı incelediler. Sonra kadın küçük olan valizi açıp mavi bir entari, çiçekli bir gecelik, bir terlik, birkaç havlu ve bir resim çerçevesi çıkardı. Resmi yanı başındaki sehpanın üzerine koydu.

Okul önlüklü, asker tıraşlı bir çocuk bakıyordu çerçevenin içinden. Gözleri dolmuş, dudakları büzülmüş bir çocuk…

Adam pencerenin yanına gidip perdeyi açtı. Odaya solgun bir gün ışığı doldu. Dışarısı buz gibiydi. Ellerini kalorifer peteklerinin arasına koyup caddeden geçen çamurlu arabaları seyretti biraz.

“Bu dolap sana yetecek mi anne?” dedi kafasını çevirmeden.

Yaşlı kadın oğlunu duymadı bile. Yatağın üzerinde hafifçe yana doğru eğilmiş, gözlerini eskimiş çerçevenin içindeki ürkek bakışlı çocuğa dikmişti.

Okulun ilk günü çektirdikleri resimdi bu. Kadın birden yıllar öncesine gitti. Bir önceki gün saatlerce okulun ne kadar güzel bir yer olduğunu anlatmış olmasına rağmen oğlunu sınıfa çok zor sokmuştu. Bütün gün okulda durmuş, her teneffüs yanına gidip, “Ben buradayım oğlum, seni bekliyorum,” demişti. Ama çocuk her defasında annesinin eline daha bir sıkı sarılıp, “Beni bırakma anne, çok korkuyorum,” diye ağlamıştı.

Güneş batmak üzereydi. Adam ellerini petekten çekip buğulanmış cama dayadı. “Diğer valizi de aç da eşyalarını yerleştirelim anne,” dedi.

“Sen geç kalma oğlum, ben yerleştiririm. Zaten fazla bir şey yok,” dedi yaşlı kadın. Titrek ellerini uzatıp oğlunun elini tuttu. Bir şey diyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Yutkundu.

“Hem çocuklar merak etmesin.”

Kapı gıcırtıyla kapandığında yaşlı kadın, boyaları dökülmüş odada ürkek bakışlı, asker tıraşlı oğluyla kalakaldı. Yatakta biraz oturduktan sonra terliklerini giyip perdesi açılmış pencerenin yanına gitti. Oğlu arabaya biniyordu.

Korkuyordu yaşlı kadın. Bir gün önce buranın ne kadar güzel bir yer olduğunu saatlerce dinlemiş olmasına rağmen korkuyordu.

Camda hala oğlunun el izi duruyordu. Yanağını usulca yanaştırıp camdaki ize dayadı. Gözleri dolmuş, dudakları büzülmüştü.
“Beni bırakma oğlum, çok korkuyorum,” diye fısıldadı.

Kelimeler, buğulanmış cama çarpıp eriyerek pervaza doğru aktılar. Oğlu arabanın açık camından el salladı.

Yaşlı kadınla aynı katta kalanlar o gece kesik kesik bir ağlama sesi duydular.

Zaten huzurevinde alıştıkları tek şey, geceleri koridorlarda dolaşan bu hıçkırık sesiydi.

Saçınız Çıkmazsa Paranız İade

İnsanlar bütün dünyada eğitim sistemlerini tartışıyor ve toplumda meydana gelen hastalıkların genellikle okullardaki zafiyetten kaynaklandığı düşünülüyor.

Bu yüzden ne zaman ülkenin başına bir şey gelse, müfredat kurulları toplanıp eğitim programlarında revizyon yapmaya başlıyorlar.

Okulların bilgi aktarımı dışında eğitim misyonu da olduğunu düşününce beklentilerimiz artıyor tabi. Ama okul duvarları içine hapsedilmiş değerler eğitimi müfredatı, okul dışında canı çıkan değerlere suni solunum yapmaktan öteye gidemiyor.

Çünkü günümüzün çocukları kulaklarıyla değil, gözleriyle öğreniyor.

Ve gözler nereye baksa, maalesef ya bir yalanla, ya bir sahtekârlıkla karşılaşıyor.

Radyoyu açıyorsunuz. Bir sunucu heyecan içinde ücretsiz cep telefonu dağıttıklarını anlatıyor.

Eğer oltaya gelip de verilen numarayı ararsanız, sadece kargo ücreti karşılığında telefonu adresinize göndereceklerini söylüyorlar. Kargo ücreti de 89 TL.

Bütün radyo kanalları “3 dakika içinde arayan şanslı dinleyici” yalanını bıkmadan, usanmadan söylemeye devam ediyor. İnsanları “büyük bir fırsat kaçırıyormuş” havasına sokmak için kullanılan bu yöntem artık mide bulandırmaya başladı. İnsanı resmen aptal yerine koyan bu reklam kampanyaları RTÜK tarafından niçin takip edilip cezalandırılmıyor, anlamıyorum.

Bir ara zayıflatıcı ürünlerle kandırdılar on binlerce insanı. Bugünlerde saç çıkaran ürünleri kullanıyorlar. Ve öyle rahat yalanlar söylüyorlar ki, insanın siniri bozuluyor. 3 hafta içinde saç çıkmazsa iade garantisi veren kişilerin nasıl bir sistemle çalıştığını tahmin etmek çok kolay değil. Ama muhtemelen parasını geri almak için başvuran kişiler için iyi bir tezgâh hazırlamışlardır.

E-postamıza her gün “Tebrikler! Bir i-pad kazandınız” türünden mesajlar geliyor. Bunların da insanların dijital röntgenlerini çekmek için kullanılan sosyal mühendislik numaraları olduğunu hepimiz biliyoruz.

Arabasını internet üzerinden satanlar da yalan bir şey yazmadan satış yapmıyorlar. Pert arabaları ufak hasarlı diye sunuyorlar, meslek ne olursa olsun doktordan, öğretmenden gibi ifadeler kullanıyorlar. Bir de, “Acil paraya ihtiyacım olduğu için satmak zorundayım. O yüzden çok ucuza veriyorum,” yalanı vardır ki herkes tarafından kullanılıyor.

Emlakçıların büyük kısmı zaten yalan söyleme işini mesleğin bir gereği gibi görüyorlar. Hangi bölgeden ev baksanız, nasıl oluyorsa orası gelişime en açık bölge oluyor. Evin durumu ne olursa olsun saray kıvamında sunuyorlar.

Televizyon reklamları zaten yalan üzerine kurulu. Konut reklamlarına bir bakın isterseniz. Bilmem nerede İstanbul’a yaraşır bir proje yükseliyor diye slogan atılan reklamları dikkatli inceleyin. 3D animasyon görüntülerde yükselen projenin etrafı ormanla çevrilidir. Gidin o araziyi bulup bakın, etraf ya sanayidir, ya da otluk bir arazidir.

Yalan tarihin her döneminde vardı ve kullanıldı. Ama tüketim kültürüyle birlikte çok yaygınlaşması, normalleşmesi ve daha meşru bir zemine gelmesini sağladı. Bu da özellikle çocuklarımız için çok tehlikeli bir durum.

Özet olarak hep birlikte çocukların yalancı olmaları için büyük bir uğraş veriyoruz. Bir yandan da içinde “özgüveni yüksek gençler yetiştirmek” geçen beylik laflar söylemeye devam ediyoruz.

Hâlbuki öz güven sahibi olabilmenin temel şartı dürüst olmaktır. Dürüst olma mecburiyeti, insanı doğru bir hayat yaşamaya mecbur kılar.

Ama yalanı pratik bir çıkış yolu olarak gören insanlar, doğru bir hayat yaşama zahmetine katlanmazlar.

Dürüst olmayan insanın kendine güveni olmaz. Kendine güvenmediği için de sürekli zırh ve kalkanla dolaşır aramızda. Arada bir zorlayarak giyilen özgüven elbisesi yalancının üzerinde güzel durmaz. Yatsı ezanıyla birlikte kayar gider.

Yalan söylemek öyle kötü bir hastalık ki, doğru söylemeye karar verdiğiniz anlarda bile peşinizi bırakmayabilir.

Bir kişiyle tanışmıştım. Birkaç saat muhabbet ettik. Anlattıkları şeylere bakılırsa biraz atıyor gibiydi. Bir ara konu askerliğe geldi. Sırasıyla bölükteki birkaç eri dövdü, sonra bir uzman çavuşu patakladı. Arkasından bir çavuş daha dövdü. Bu arada bir subaya küfür etti.

Benim ilgimin kaybolmaya başladığını hissedince, “Ama bölük komutanından bir dayak yedim, hala unutamıyorum hocam,” dedi.

İçimden, “Çok şükür, birisinden dayak yemişsin,” derken o anlatmaya başladı.

“İki tane çok sağlam tokat çaktı. Resmen yıldızları gördüm. Karnıma okkalı bir tekme savurdu. Yere çöktüm.” falan diye anlatırken birden “sonra tuttum bunu, kaldırdım havaya, çöp kutusunun içine soktum,” diye bitirdi hikâyesini.

“E, hani dayak yemiştin?” diye sordum.

“Yedik de sonunda hesabını kestik,” gibi bir cevap verdi.

O zaman yalanın nasıl bir illet olduğunu daha iyi anladım. Demek ki bünye alışınca başı doğru olsa bile, sonu illa ki yalana bağlanıyor.

Allah sonumuzu hayır etsin!

Dişisel Gelişim

(Bu yazı 14 Şubat ve romantizm mağduru Türk erkeklerine ithafen yazılmıştır.)

Sürekli romantik olmamakla suçlanan erkeklerin haklarını savunmak ve hanımerkil bir topluma doğru gittiğimize dikkatleri çekmek istiyorum.

Amacım, ay ışığında eşine romantik şarkılar söyleyen, haftanın üç günü eve elinde çiçekle gelen, evlilik yıl dönümlerini bir ay önceden planlamaya başlayan erkeklerin gerçek yüzlerini göstermek!

Bir erkek hiçbir özel günü atlamadan hediye alıp sürpriz yapıyorsa iki ihtimal vardır; Ya yeni evlidir, ya da karısından acayip korkuyordur. Yani karısı tarafından sevmeye ve mutlu etmeye mecbur bırakılmıştır. İşte romantizm ve özel gün şakşakçıları da bu zoraki sevgilerden beslenir.

Biz de elbette özel günlerde güzel sözler söyler, hediyeler alırız. Ama güzel sözler mecburiyet olur, aldığımız hediyeler sayılmaya başlanırsa heyecanımızı kaybederiz.
Evlilik imtihanında sözel ya da sayısal performansımızla değil, eşit ağırlıktaki başarımızla değerlendirilmek isteriz.

Şunu iyi biliriz ki, akıllı kadın tabiatına uygun hareket eden erkeği sever. Ve haftanın üç günü eve çiçekle gelmek, her özel günü hatırlamak ve sürpriz yapmak erkeğin tabiatına aykırıdır.

Ikea kataloğunu görünce heyecanlanmak, salon halısını değiştireceğimiz günü hayal ederek mutlu olmak da yoktur genlerimizde.

Akşamları evde konuşmadan oturduğumuz için suçlanmaktan acayip huylanırız. Sessizliği paylaşabilmenin evliliğin en özel anlarından olduğuna inanırız. Aynı hayata daha fazla konuşma süresi eklemek için tarife değiştirmez, bol mesajlı yıpratma kampanyalarına kanmayız.

Biz hayatı ve sevgiyi en saf haliyle yaşamaktan yanayız.

Belki her özel günde sürpriz yapmaz, gün batımında şiirler okuyamayız. Ama bizim sevgimiz bir gün batımında değil, her kalp atımındadır. Fon müziğine, ışığa, kostüme ihtiyaç duymadan severiz. Duygusal anlar için kurgusal maceralara atılmaz, romantik dakikalar için otantik mekânlar aramayız.

Sevgimizin tek taşla, bir çift alıntı söz veya iki satır çalıntı şiirle ölçülmesine izin vermeyiz. Bizim sevgimiz ambalaja girmez, duygularımız makyaj tutmaz.

Evet, bazen doğum gününü, bazen de evlilik yıl dönümünü unuturuz.

Ama biz oyunu suflesiz oynar, unuttuğumuz yerlerde irticalen saçmalamak yerine satır atlarız. Birkaç replik eksik kaldı diye ne oyunu yarıda keseriz, ne de baştan başlarız.

Biz normal erkekleriz.

Giderek güçlenen dişisel gelişim karşısında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türümüzü korumak için mücadele ediyoruz.

Pusmuyoruz, çünkü pustukça sıranın bize geleceğini biliyoruz.

Sınıfta Kaç Kişi Var?

Mesleğe ilk başladığım sene birlikte çalıştığımız bir sınıf öğretmeni anlatmıştı.

Bir gün sınıfta, “Çıkarın kâğıtları, yazılı yapacağım,” demiş ve tek bir soru yazdırmış.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a hangi köprüden girmiştir?

a) Boğaziçi köprüsü
b) Fatih Sultan Mehmet Köprüsü
c) Haliç Köprüsü
d) Malabadi Köprüsü

3. sınıf çocukları biraz düşündükten sonra cevapları işaretlemişler. Öğretmen hemen kâğıtları okumuş. Sınıfın yüzde sekseni b şıkkını işaretlemiş.

Kalanlar da diğer şıkları…

Bunu da birkaç hafta önce başka bir öğretmen arkadaşım anlattı.

Bir okulda deprem tatbikatı yapılacakmış. Okul müdürü yıllardır tatbikat yaptığı için sıkılmış olsa gerek farklı bir şey denemeye karar vermiş.

Toplamış öğretmenleri ve “Yıllardır aynı şeyi yapıyoruz. Bu sefer sirenleri çocuklar teneffüsteyken çalalım, bakalım ne olacak?” demiş.

Birkaç öğretmen bu fikre itiraz etmiş. İlçeye tatbikatla ilgili resim göndermeleri gerektiğini ve bu durumda çocuklar sırayla bahçeye inerken resim çekemeyeceklerini söylemişler. Müdür durumu ilçeye izah edeceğini söyleyip öğretmenleri ikna etmiş.

Gerçekten de çocuklar bahçede neşeyle oynarlarken sirenleri çalmışlar.

Çocuklar sireni duyar duymaz koşturarak okula girmişler. Ne olduğunu anlayamayan öğretmenler de çocukların peşinden koşup okula girmiş.

Sınıflara çıktıklarında, öğrencileri sıraların yanına çömelmiş halde beklerken bulmuşlar.

Sirenler susunca da daha önce yaptıkları gibi hep birlikte yine bahçedeki toplanma alanına doğru koşturmuşlar.

Tatbikatla ilgili rapor hazırlanmış, sırayla bahçeye inerken çekilen fotoğraflar rapora eklenmiş.

Galiba çocuklara düşünmek haricinde her şeyi öğretmişiz.

Müfredat yetiştirme derdine düşüp insan yetiştirmeyi unutmuşuz.

Artık öğretmeyi bırakalım da, biraz düşünsünler.

Sınıfta yoklama alırken, bir de Descartes’e göre mevcutları yazalım.

Bakalım sınıfta kaç kişi var?

Kelepçe

Bilgisayarımın ekranından hikmetli sözler kervanı geçiyor gün boyu. Kiminle konuşsam erdemli… Ekrana çıkan herkes insanlığın zirvesinden hitap ediyor topluma.

Kendini eleştirebilen, ne kadar kötü bir insan olduğunu söyleyen bir Allah’ın kulu yok etrafta. Kötüler, hep tanıdıklarımızın tanıdıkları oluyor her ne hikmetse.

Kusurumuz yüzümüze söylendiğinde depresyona giriyor, eleştiri okları bize değince zıvanadan çıkıyoruz.

Hep mükemmel insanı oynuyoruz. Rolümüzü unuttuğumuz satırlarda ümitsizce bir suflör arıyoruz çevremizde.

Bulmakta da pek zorlanmıyoruz. Bir kitapçının rafından, bir seminer salonundan ya da bir reklam panosundan “Sen mükemmelsin,” diye fısıldıyorlar kulağımıza hemen.

Ve oyuna devam ediyoruz.

İş mülakatlarında “En zayıf yanınız nedir?” sorusuna, “Mükemmeliyetçi bir yapım var,” diye cevap veriyoruz. Kendimizle ilgili en olumsuz cümlemiz bile, Türkçe’nin en olumlu kelimelerinden bir tanesiyle kuruluyor.

Sıfatlar hep olumlu, zaafların öznesi hep gizli…

Uçsuz bucaksız bir podyumda, en ideal halimizle hayata poz veriyoruz sürekli. Kameralara makyajsız yakalanmaktan korkan ünlüler gibiyiz.

Birkaç yüz gram hafiflemek için koşu bandından inmiyor, ara öğünlerde kepekli bisküvi yiyoruz. Ama iltifata doymak bilmeyen obez benliğimize bir egzersiz programı yapmak hiç birimizin aklına gelmiyor.

Egomuz şiştikçe, maneviyatımız zafiyet geçiriyor. Ve kişiliğimiz her geçen gün daha da zayıflıyor.

Tıpkı mideye takılan kelepçeler gibi, ruhumuza takılan kelepçeyle düşünceye olan açlığımızı hissedemiyoruz.

Eylemlerimiz düşünceyi kuşatmış. Abur cubur kaynaklardan beslenen tıka basa dolu zihinlerimize varoluş düşüncesi bir an bile sızmasın diye her an bir şey yapmaya çalışıyoruz.

At biniyoruz, tenis oynuyoruz, partilere katılıyoruz.

Ama beynimizde narkoz etkisi oluşturan tüm boş zaman etkinlikleri ruhumuzda açılan boşlukları değil sadece zamanı dolduruyor.

Bir şeyleri kovaladığımızı zannediyoruz belki ama hep bir kaçış halindeyiz. Nefes nefese kaçıyoruz.

Bir gün nefesler tükenecek ve yakalanacağız. Biliyoruz.

Ama yine de oyuna devam ediyoruz.

En Sadık Hatıralarım

İnsan çocukluğuna dönüp bir şeyler hatırlamaya çalışınca, karşısına çok kırık dökük şeyler çıkıyor.

Hafızamın karanlık dehlizlerinde aradan geçen onca yıla rağmen tutunabilmeyi başarmış, yaşanan onca şeyin arasında peşimden gelmeyi sürdüren en sadık hatıralarıma bakıyorum.

Ve hepsinin ortak bir noktası olduğunu fark ediyorum.

Hatırladığım dakikalar, kendimle gurur duyduğum veya büyük hayal kırıklıkları yaşadığım anlardan oluşuyor.

Demek ki bir çocuk yaşadığı hayal kırıklıklarını ve kendisiyle gurur duyduğu anları asla unutmuyor.

Demek ki çocukların yaşadığı bazı anlar akrep ve yelkovanın arasında sıkışıp ölürken, bazıları yıllarca nefes alıp vermeye devam ediyor.

– İlkokul birinci sınıftaydım. Arka odada ödev yapıyordum. Abim okuldan gelince heyecanla, “Bugün çarpım tablosunu ezberledik,” dedim ve saymaya başladım. “Bir kere bir, bir… Bir kere iki, iki… Bir kere üç, üç…” Ben saymaya devam ederken abim, “Oğlum saf mısın? Aynı sayıları sayıp duruyorsun. Birler ezberlenmez ki… Zaten birle neyi çarpsan aynı kalır,” dedi. İki ortalı, kareli defterimi kapatıp misafir odasına gittim. Yeşil koltukların üzerinde dakikalarca oturduğumu hatırlıyorum. Bu olayla alakası var mı bilemiyorum ama matematikle aram hala hiç iyi değil. İnsan sevmediği dersten başarılı olamıyor. Bu kesin… İki kere iki dört yani!

– 12- 13 yaşlarındaydım. İngilizce kursuna yeni başlamıştım. Abim de İstanbul Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünün birinci sınıfındaydı. Arka odadaydık. Abim bir yandan kitap okuyor, bir yandan sözlükten bilmediği kelimelere bakıyordu. Biraz da espri olsun diye yanına gidip, “Bilmediğin kelime varsa bana sorabilirsin,” dedim. O da hemen altını çizdiği kelimeyi gösterip, “Bunu arıyorum, söyle bakalım?” dedi. Kelimeye baktım. Hiç unutmuyorum. Sararmış sayfada, “attic” yazıyordu. Ve ben o kelimeyi birkaç önce ödev yaparken öğrenmiştim. Hiç heyecan yapmadan, sakin bir şekilde, “Tavan arası” dedim. Abim inanmadı ve sözlüğü karıştırmaya devam etti. Kelimenin anlamını bulunca hafif bir çığlık attı. Sonra gelip beni kucakladı. “Helal olsun koçuma be! Helal olsun!” falan diye birkaç şey söyledi. Ayaklarım birkaç saat yere değmedi diye hatırlıyorum. Şu anda İngilizce öğretmeniyim.

– İlkokulu Muallim Yahya Efendi ilkokulunda okudum. Oturduğumuz sokakla okul arasında birkaç sokak ve bir cadde vardı. Ben o cadde yüzünden birkaç yıl boyunca okula yalnız gidemedim. Ne zaman anneme okula tek gitmek istediğimi söylesem, “Biraz büyü, caddeyi tek başına geçebilecek yaşa gelince gidersin,” diyordu. Ve büyük gün geldi. Evden tek başıma çıktım. Caddeye yaklaştıkça heyecanım arttı. Birbiri ardına geçen arabaları bekledikten sonra, Sedef Pastanesinin önünden karşıya geçtim. Okulun yanındaki parka girdiğimde zevkten başım dönüyordu. İlk defa parka tek başıma adım atıyordum. İnsanlık için küçük, benim için çok büyük bir adımdı bu. Parkın köşesinde bekleşen birkaç arkadaşı gururla selamlayıp okula doğru yürümüştüm. Ne üniversiteyi kazandığımda, ne mezun olduğumda, ne de başka bir başarıda kendimi bu kadar iyi hissetmedim. Enteresan!

– İmam Hatip 6. sınıfta okurken bir Cuma günü dört arkadaş okuldan kaçıp Gülhane Parkına gitmeye karar vermiştik. Çarşambada otobüs durağında tedirgin bir şekilde biraz bekledikten sonra 90 numaraya atladık. Bu arada arkadaşlardan bir tanesinin babası bizi görmüş. Cep telefonu olmadığı için olay biz eve döndükten sonra patladı. Arkadaşın babası hemen babama haber vermiş. Babam da eve girince, “Bugün okula gitmemişsiniz, öyle mi?” diye sordu. Başımı öne eğip odaya geçtim. Babam peşimden geldi. Saçlarımı okşayarak, “Oğlum, sen iyi bir çocuksun. Herkes hata yapar. Üzülme. Beş vakit namazını kaçırma, senden başka bir şey istemiyorum,” dedi. Babam çıktıktan sonra, arka odanın camından bahçedeki incir ağacına bakarak hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum.

– Lise birinci sınıftaydım. Önceki sene kaydını başka bir okula aldıran Fatih ismindeki arkadaşım okula ziyarete geldi. “İzin alalım, biraz dolaşalım,” dedi. Birlikte müdür yardımcısının odasına gittik. Odaya girince Müdür Yardımcısı kalkıp, “Oo Fatih, hoş geldin!” dedi. Biraz konuştular. Ben kenarda bekliyordum. Fatih, “Hocam, arkadaşa bir izin kâğıdı verebilir misiniz? Uzun zamandır görüşemiyorduk, biraz dolaşacağız,” dedi. Müdür yardımcısı bana doğru baktı. Masada tomar halinde duran izin kâğıtlarından bir tane çekip, “Adını söyle bakalım,” dedi. Ben de, “Salih Uyan” dedim. İzin kâğıdını alıp çıktık. Odadan çıkınca Fatih, “Ne kadar etkisiz elemansın be oğlum! Hoca benim ismimi bile hatırlıyor, senin ismini bilmiyor,” dedi. Bir şey diyemedim. Gülümsedim. Aradan yıllar geçti. Hala tebeşir kokusu sinmiş o cümleden ve o buruk gülümsemenin hüznünden ayrılamadım.