Yenibosna-Beylikdüzü Hattında Kişisel Gelişmek

Bu ilk gönderinizin kısa bir alıntısıdır.

İstanbul’da yaşadığımız için genellikle arabaya binmeden önce yaptığımız klasik bir hareket var. Akıllı telefonları çıkarıp İBB uygulamasında yolların rengine bakıyoruz. Ve yeşile en yakın rengin olduğu yola giriyoruz.

Bu uygulama trafiğin genel durumunu gösteriyor olsa da, bu renkleri yorumlamak farklı bir kabiliyet gerektiriyor. Mesela dört kişinin olduğu bir arabada yolun durumuna bakılacak olduğunda, “Halil baksın,” türünden cümleler kurulabiliyor. Bu da Halil’in renkleri yorumlama ve karar verme süreçlerinde çok etkili olduğunu gösteriyor.

Birkaç kişi yaptığımız yolculuklarda yol tercihlerine pek karışmamaya gayret ederim. Herkes cep telefonuna bakıp fikir yürütürken ben öylece otururum.

Ama geçenlerde bir afacanlık yapayım dedim ve arabaya biner binmez telefonu çıkarıp yola baktım. Yaklaşık bir dakika kadar ciddi bir yüz ifadesiyle ekranı inceledikten sonra da emin bir ifadeyle; “E-6 bağlantı yolu kıpkırmızı. İçerde biraz rahatlıyor ama Ispartakule kilit. E-5 Cennetten sonra turuncu, Avcılar’da yeşilleniyor. E-5’ten gidelim,” dedim.

Arabadakiler ses tonumdaki özgüvenden olsa gerek hiç sorgulamadan E5’e doğru sürdüler arabayı.

Cennete yaklaşırken trafik iyice kötüleşti. Bu arada arabayı kullanan arkadaşın telefonu çıkarıp çaktırmadan yol durumuna baktığını fark ettim. Muhtemelen benim yol analiz sonuçlarından şüphelenmiş ve “Bir de kendim bakayım,” demişti.

Ses çıkarmadım. Ama anlamsız bir stres yaşıyordum. Sürekli yola bakıyor, yokuşun ucunu görmeye çalışıyordum.

Cennet sapağından sonra beklenen ilk yorum geldi. “Hocam, hayırdır? Buradan sonrası turuncu demiştin?”

Kendimi bizzat E5 yapımında görev almış bir Karayolları yetkilisi gibi hissettim birden. “Birazdan açılır,” türünden siyasi bir cümleyle konuyu kapattım. Bir yandan da yolun bir an önce açılması için içimden dua etmeye başladım.

Yaklaşık 5 dakika daha saatte 5 kilometreyle ilerledikten sonra ön sağ koltukta oturan arkadaş derin bir iç çekti. Arabanın içinde normalde hiç dikkat etmediğim bütün seslere kulak kesildiğim için bu “ahhhh” sesinden acayip rahatsız oldum.

“Hayırdır, bir sıkıntın mı var?” diye sordum.

Arkadaş, “Yoo, kaymak gibi akıyoruz. Ne sıkıntım olsun!” gibi imalı bir cevap verdi.

Diğer arkadaş, “Demin kaldırımdan bir teyze vınn diye yanımızdan geçti,” şeklinde gereksiz bir espri yaptı. Normalde gülmem gerekirken karşı atağa geçmeye hazırlandım. “Aslında burası hep böyle… İleride yol iki şeride düşüyor ya, ondan,” dedim.

İçine düştüğüm durum biraz enteresandı. Trafik adına arkadaşlarımdan utanıyordum ve koruma içgüdüsüyle “Hiç böyle yapmazdı,” tarzında şeyler söylüyordum.

Sıkıntıyla uzanıp yola baktım. Hiç açılacak gibi gözükmüyordu. Telefonu çıkarıp tekrar baktım. 20 dakika önce turuncu gözüken yerler alabildiğine kızarmıştı.

“Ya, biraz önce turuncu olan yerler kıpkırmızı olmuş,” dedim.

Solumda oturan arkadaş elindeki telefonu havaya kaldırıp sallayarak, “E6 birkaç nokta hariç yemyeşil,” dedi.

İçimden La havle çekerek telefonda yan yol, sahil yolu gibi seçenekleri araştırmaya başladım. Üzerimde çok anlamsız bir sorumluluk hissediyordum. Bu arada sağ önde oturan arkadaşın cebi çaldı. Karşı tarafı duyamadığım halde, diyaloğun tek tarafı bile oldukça sinir bozucuydu.

“Siz beklemeyin… Yok yok, oturun siz, benim gelmem nereden baksan bir saat… Yoo, kaza falan yok… Boş ver, gelince anlatırım…”

Arabaya ilk bindiğimiz anda yaptığım afacanlığın cezasını çekerek yarım saat kadar arkada sıkıntıyla oturdum. Bir ara arabadan inip Avcılar yönüne doğru koşarak trafiği açmaya çalışmak bile geldi aklıma.

Evin oraya geldiğimizde, “Bundan sonra trafiğe falan bakmam arkadaş. Nedir bu ya? Nasıl bir sorumluluk yüklediniz üzerime?” diye sitem ettim.

Biraz önce sıkıntıyla oflayan puflayan ekip birden hoşgörünün zirvesini zorlayan cümleler kurmaya başladılar. “Ne alakası var?” diyen mi ararsınız, “Ayıp ettin hocam, sen niye kendini sorumlu hissediyorsun ki?” diyen mi?

Belki de ben çok hassas davrandım, bilemiyorum.

Ama bu yolculuğun ardından iki şeyi çok iyi öğrendim.

Artık “Çalışanların verimini artırmak için onlara sorumluluk verin,” cümlesini daha çok önemsiyorum. Personeli karar süreçlerine dâhil etmek gerektiğini daha şiddetli savunuyorum.

Alınan kararlarda hiçbir rolü olmayan çalışanların eleştiriden başka bir şey yapmamasını da daha anlayışlı karşılıyorum.

Şimdi içinizden, “O kadar yol hikâyesi anlattıktan sonra konuyu buraya mı bağladın? Zaten biliyorduk bu yönetim mevzularını,” diyebilirsiniz.

Ama Yenibosna-Beylikdüzü hattında bu kadar kişisel gelişim fazla bile…

Yazar: Mehmet Salih Uyan

Eğitimci, Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir