Adamlar Yapmış Abi!

Birkaç yıl önce Londra’da Finlandiyalı birkaç öğretmenle akşam yemeği yemiştik. Onlar buzu kırıp nasıl banyo yaptıklarını falan anlatırken, ben konuyu her Türk gibi zorla eğitime getirdim.

“Nasıl yapıyorsunuz da PISA sınavlarında böyle başarılı oluyorsunuz?” türünden sorular sordum. Onlar anlattı ben şaşırdım, ben anlattım onlar şaşırdı.

Ve ortaya işte bu yazı çıktı;

FİNLANDİYA & TÜRKİYE EĞİTİM SİSTEMLERİ ARASINDAKİ 15 FARK

1- Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışıyoruz. Finlandiya’da ise zorunlu okula başlama yaşı 7.

2- Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötedeki okullarına bile mutlaka servisle gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisikletle gidiyorlar. Özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.

3- Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörleri olarak biliniyor. Eğitim kalitesindeki zayıflık genelde bu ikisinin suçu olarak görülüyor. Ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutulacak kitapları kendileri seçiyorlar ama yine de ortalıkta pek ders kitabı gözükmüyor. Yani Fin eğitim sisteminde ders kitapları bırakın aktör olmayı, figüran bile değil. Figüranların başrol oynadığı ülkemiz eğitim sisteminden gişe hasılatı beklemek bu yüzden bir hayal.

4- Türkiye’de birinci sınıf öğrencilerinin velileri “Bizim çocuk bugün Matematikten 90 aldı,” diye gururla gezebiliyor. Resmiyette not verilmiyor olsa bile öğretmenler sağ olsunlar kendi inisiyatiflerini kullanarak büyük bir özveriyle testler hazırlıyor ve çocukları sınav dolu bir geleceğe hazırlıyorlar. Ama Finli öğrencilere okulun ilk altı yılında asla not verilmiyor. Buradaki öğrenciler ilk olarak 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.

5- Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız ertesi gün muhtemelen velileri okulu basıp olay çıkarır. Ama Finlandiya’da öğrenciler okulun tüm işlerini nöbetleşe sistemde birlikte yapıyorlar. Yani Fin okullarında hizmetli yok, tüm işler öğrenciler tarafından yapılıyor. Böylece sorumluluk duyguları gelişiyor.

6- Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor. Sınıflarda yaparak-yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut. Binaların fiziksel özellikleri öğrencilerin evdeymiş gibi rahat etmelerini sağlayacak şekilde düşünülüyor. Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyor. “Beni rahatta dinleyin” diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa tabi…

7- Türkiye’deki özel okullarda ders saati 8. Ama yetmediği için okul çıkışında etütler, hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı günde 12-14 bandını yakalıyor. Finlandiya’da ise günlük ortalama ders saati 4. Dünya eğitim ligindeki sıralamamıza baktığımızda, nitelik ve nicelik kavramlarının ne kadar önemli olduğu gün yüzüne çıkıyor.

8- Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğin zirvesinde görüyor. Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğü çeken öğretmenlerin durumu hep sümen altı ediliyor. Bu yüzden mesleki gelişimle ilgili düzenli bir çalışma yok. Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat hizmet içi eğitime katılmak zorunda.

9- Türkiye’de, “Hiçbir şey olamazsa, bari öğretmen olsun,” mantığı devam ediyor. Ama Finlandiya’da öğretmenlik mesleği toplumun en gözde mesleklerinden bir tanesi! Öğretmenler master derecesi olanlar arasından seçiliyor. Lise mezunları arasında öğretmenlik için müracaat edenlerin ancak yüzde onu öğretmen yetiştirme programına kabul ediliyor.

10- Ülkemizde öğretmen olabilmek için sınavdan geçer puan almak yeterli. Finlandiya’da ise öğretmen olabilmek için üç aşamalı bir testten geçmek zorundasınız. Bu aşamalar arasında mülakat, ders anlatma gibi bölümler de var. Ülkemizde heykeltıraş olmak isteyenlere bile özel yetenek sınavı uygulanırken, etten kemikten gerçek insanı şekillendirecek olan öğretmenlerin çoktan seçmeli sorularla mesleğe kabul edilmesi kabul edilebilir bir şey değil.

11- Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça iyi. Kendi mesleği haricinde bir iş yaparak ek gelir elde etmeye çalışan öğretmen yok denecek kadar az. Bizde de ek gelir için bir şeyler yapmayan öğretmen yok denecek kadar az. Çünkü aldıkları maaş faturalara bile yetmiyor. Öğretmenlerin fatura ödemek için başka şeylerle uğraşması neticesinde oluşan durumun faturasını da bütün millet ödüyor.

12- Türkiye’de en başarılı öğretmen en çok ödev verendir anlayışı hala devam ediyor. Ama Finlandiya’da öğrencilere ödev verilmiyor. Öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da akşamları çocuğunun proje ödevi için kartona boncuk dizen veli yok.

13- Finlandiya’da hiçbir babayiğit resim dersinden öğrenci alıp matematik çalıştıramıyor. Bizdeyse öğrenciler matematik dersinde sıkılıp defterlerine resim yapıyor. Sonra matematik öğretmeni çocuğu resim dersinde yakalayıp matematik çalıştırmaya götürüyor. Döngü bu kadar kısırken, sistemin üretken bireyler yetiştirmesini beklemek tabi biraz zor oluyor.

14- Bizim sınıflarımızda eğer bütün öğrenciler yerlerinde oturuyor ve ses çıkmıyorsa, o sınıfın öğretmeni övgü alıyor. Ama Finlandiya’da durum tam tersi… Eğer bir sınıftan hiç ses çıkmıyorsa, öğrenciler sıralarında oturuyor ve hiç kalkmıyorlarsa o öğretmen soruşturmaya alınıyor. Çünkü Fin eğitim sisteminde ders anlatan bir öğretmen yok. Hep birlikte etkinlik yapan sınıflar var. Bu yüzden Fin okullarındaki sınıflarda, “Ayakta gezinme evladım, otur yerine,” sözü pek duyulmuyor.

15- Finlandiya’daki okulların kantinlerinde su, süt ve meyveden başka hiçbir şey yok. Bizdeyse işin suyu çıkmış durumda. Her teneffüs fıstıklı çikolata yiyen çocukları 8 saat sırada oturtmaya çalışmak öğretmenler için büyük imtihan! Belki de bu yüzden teneffüste sınıflardan hızlı boşalma rekoru bizde. –

Şimdilik bu kadar… Biraz moral bozucu oldu ama ne yapalım?

Bir yazımda da inşallah Fin hamamıyla Türk hamamını karşılaştıran bir yazı yazacağım.

O yazıda morallerimiz biraz tazelenir diye ümit ediyorum.

Küçükken…

İnsan yaşlandıkça geçmişine daha çok sarılıyor sanki. Çocukluğumla ilgili sahneler geçiyor gözümün önünden son günlerde sürekli. İşte o sahnelerden bazılarını montajladım, fragman tadında bir şey çıktı ortaya…

– Küçükken çamaşır yıkama günlerini nedense hiç sevmezdim. Annem plastik kırmızı eldivenlerini takınca içimi bir sıkıntı basardı. Merdaneli çamaşır makinesinin uğultulu sesi bir an önce bitsin diye dua ederdim. Bu sıkıntının sebebini hala bulabilmiş değilim.

– Evde sadece sabit telefon vardı çocukluğumda. Her çalış ayrı bir heyecandı. O zamanlar kimin aradığını bilmeden heyecanla açardık telefonları. Şimdi kimin aradığını bilerek açmıyoruz bazen… İlginç!

– Babam bütün çocukluğum boyunca holdeki sobayı yaktı. Her sabah namazdan önce itinayla odunları dizer, kibriti çakardı. Eğer o saatlerde uyanıksam tıkırtıları dinlerdim. Çoğu zaman çıtırtı sesleri başlayınca huzurla uyumaya devam ederdim.

– Sokaktan seyyar satıcılar geçerdi gün boyu. En çok salepçiyi severdim. “Saaaliiyeeeh” diye bağırırdı ve ben salepçi olduğunu bilmeme rağmen birisi bana sesleniyor gibi hissederdim hep. Bir de bozacı geçerdi. Çok güzel rutinlerdi. Her akşam aynı saatte aynı sesler. Şimdi sokaklarda hangi akşam hangi sesin geleceği meçhul…

– Bizim evde yıllar boyunca devam eden bir kapı kapatma olayı vardı. Ev sobalı olduğu için mutfak tarafından gelenler hole açılan kapıyı kapatmak zorundaydı. Açık kalan kapı evin soğuması demekti çünkü. Rahmetli anneannem daha kapıyı açarken, “Kapıyı kapat” diye seslenirdi. Ergenlik dönemlerinde bir şeye sinirlenirsem, tepkimi kapıyı açık bırakarak ortaya koyardım. Şimdi de tepkiler genelde kapı çarpma şeklinde gelişiyor.

– Çarşamba akşamları radyo tiyatrosu olurdu. Abimle radyoya bakarak dinlerdik piyesleri. Genelde evini satmak istemeyen ihtiyar çift ve evi satmaya çalışan hayırsız evlatlar olurdu oyunlarda. Şehri betona boğan inşaat projeleri bir bir yükseldikçe o piyesleri hatırlıyorum hep. Hayırsız evlatları yani…

– Yatılı misafirlerimiz olurdu sık sık. Yer yatakları çıkar, yorganlara nevresimler takılırdı. Ev naftalin kokardı. Misafir naftalin kokusunu beraberinde getirirdi sanki. Ev kalabalık olunca daha mutlu olurdum. Kendimi daha güçlü hissederdim.

– Evimize gelen misafirler sırayla herkesin halini hatırını sorardı. Eğer kalabalıksa sıranın bana doğru geldiğini görünce vereceğim cevabın provasını yapardım içimden. “İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?” O günlerde hiçbir misafir kablosuzun şifresini sormazdı. Şimdi gelen misafirler ayakkabıları çıkarırken bu soruyu sorabiliyor.

– Çarşamba pazarına su satmaya çıkardım. “Buuuz gibiii soğuuuk suudaan iiiçeeen” diye bağırarak dolaşırdım tezgâhların arasında. Arada bir de “Sıcağına para yoook!” diye bağırırdım. Bir gün adamın biri suyu içtikten sonra, “Bu su soğuk değil koçum,” deyip para vermeden yürüyüp gitmişti. Çok bozulmuştum. Su gerçekten sıcak mıydı hatırlamıyorum.

– Bayramlarda çatapat, kız kovalayan ve mantar tabancası alırdık. Bol gürültülü faaliyetlerin niçin bayram günlerinde yapıldığını bilmiyorum. Ama her bayram aksatmadan bir şeyler patlatırdık. Aileler de her bayram düzenli olarak gözüne kız kovalayan geldiği için kör olan, mantar tabancasından kulağı yanan çocukların korkunç hikâyelerini anlatırlardı. Buna rağmen vaz geçmezdik.

– Leblebi tozunun boğaza kaçması diye bir problemimiz vardı o zamanlar. Neşeyle öksürürdük.

– Apartmanın en üst katında oturan rahmetli Şinasi Abi, saksılara toprak almak için Yenikapı’ya giderdi. Bazen beni de götürürdü. O zamanlar arabayla bir yere gitmek inanılmaz eğlenceli bir şeydi. Renault 12’nin ön koltuğuna kurulur, yol boyunca “İnşallah kayboluruz” diye dua ederdim. Maksat yol uzasın işte…

İçimi Acıtan Gülüşler

Öyle gülümsemeler var ki hayatta, içinde yüzlerce damla gözyaşı saklıyor.

Öyle gülüşler var ki, beyin kaslara gül emri veriyor ama gönül mahzun olduğu için gözlere ışık gitmiyor.

Sonuçta ortaya insanın içini acıtan gülüşler çıkıyor.

Dünyanın en yoğun hüzünleri, genelde kupkuru gözlerde saklanıyor.

Kartepe’deydik. Çocuklar İstanbul’da bir türlü birikemeyen karla oynasın diye gittik. Orada da karın pek tadı yoktu. Kartopu oynayıp, kardan adam yapamadılar. Ben de en azından kızakla kaysınlar diye kızak kiraladım. Çocuklar kızakla kaymaya çalışırken de kenarda tahta bir masaya dayanıp onları bekledim.

Bu sırada bir aile geldi. 40 yaşlarında, orta boylu bir adam gülümseyerek, “Fotoğraf çekmek için birkaç dakikalığına bu kızağı alabilir miyiz?” diye sordu.

Baktım, yan tarafımda bir kızak duruyordu.

“Kızak bizim değil,” dedim.

Bu sırada arkamdan 10-11 yaşlarında bir çocuk, “Kızak benim,” diye seslendi. Adam bu sefer biraz daha yaklaşıp aynı açıklamayı çocuğa da yaptı. Çocuk, “Alın,” dedi kısa bir şekilde.

İki çocuklu aile, karların üzerine kızağı koyup sırayla fotoğraf çektirmeye başladılar. Önce anneleri geçti, kızağın yanında çömeldi. Sonra sırayla çocuklar kızağın yanına geçtiler ve fotoğraf çektirdiler. Çocuklardan bir tanesi kızağın üzerine oturup, “Baba, böyle de çek, kayıyormuş gibi,” dedi.

Bu sırada arkamdan yine aynı çocuğun sesi duyuldu; “Kızağa oturmayın!”

Dönüp baktım. Yanında annesi vardı. Annesi tepki versin diye bekledim. Ama anne oğul hiçbir şey demeden donuk gözlerle aileye bakmaya devam ettiler.

Çocuk hemen kızaktan kalktı. Babası, “Haydi artık, gidelim,” dedi. Sonra kızağı alıp çocuğun yanına getirdi ve “Teşekkür ederiz,” dedi.
Yüzünde içimi acıtan bir gülümseme vardı.

Birkaç ay önceydi. Bakırköy’de bir lokantada döner yiyordum. O esnada içeri 20 yaşlarında bir delikanlı girdi ve yanımdaki masaya oturdu. Garsona, “Bir İskender alabilir miyim?” dedi.

Siparişi verdikten sonra menüye göz atınca telaşlandı. Biraz ceplerini karıştırdı. Cüzdanına baktı ve acele adımlarla biraz önce siparişi alan garsonun yanına gitti. Uzakta oldukları için ne konuştuklarını duyamadım. Ama garsonun, “İskender iptal!” diye bağırdığını duydum.

Delikanlı sandalyenin arkasına astığı montunu almak için geldiğinde gördüm.

Yüzünde içimi acıtan bir gülümseme vardı.

Öğretmen olan bir arkadaşım anlattı. Okul kataloğu için çekim yapılacakmış. Çekimi yapacak ekip rastgele bir sınıfa girip, çekim için uygun olan bir kız ve erkek öğrenci seçmişler. Çekim başlamış.
Fotoğraf çekiminde okula gelen bir aile canlandırılacakmış. Hepsinin mutlu olması gerekiyormuş.

Fotoğrafı çeken kişi, kız öğrenciye sürekli, “Aferin, harika!” diye övgüler yağdırırken, erkek çocuğa, “Böyle olmaz, çok gerginsin. Yanındaki abla annenmiş gibi düşün ve öyle sarıl!” şeklinde talimatlar veriyormuş.

Kız mükemmel performans göstermiş ama çocuk bir türlü becerememiş. Fotoğrafçı, “Sen normalde annene sarılıp mutlu olduğunda böyle mi gülüyorsun? Olmuyor!” diye çocuğu sınıfa göndermiş. Yeni bir çocuk getirmişler.

Fotoğraf çekimi esnasında içten gülümseyemeyen çocuğun birkaç ay önce annesini kaybettiğini de, bir tesadüf eseri aynı günün sonunda öğrenmişler.

Orada olmadığım için çocuğun yüzünü göremedim.

Ama içimi en çok acıtacak gülümsemenin o yüzde olduğunu tahmin edebiliyorum.

Kişisel Gelişime Reddiye

Kişisel gelişim hedeflerini belirlerken Google arama motorunun sonuç sayfalarını referans alanlar için bir reddiye! Ben de sloganlardan etkilenen bir insanım. Bu yüzden yazıyı kendime yazdım. Yani yazıda ikinci tekil şahısla seslendiğim kişi aslında benim.

Slogan 1 – KENDİNLE BARIŞIK OL

Megalomanlıkla kendiyle barışık olmak karıştırılıyor olabilir mi acaba? Şöyle ki, eğer kişi kendisiyle barışıksa, nefsiyle barışık demektir. Bu da iki ihtimali akla getiriyor. Ya hiçbir sınır tanımadan her canının istediği şeyi yapıyordur. Ya da evliyadır. Yani nefsini terbiye etmiştir. İkisi de olmayan bir insan her fırsatta kendisiyle barışık olduğunu söylüyorsa, o insan henüz olmamış, boşlukları dolmamıştır. Öyleyse kendinle barışmak için önce hatalarınla yüzleşmen, nefsinle sözleşmen, enerji yaymak için de yanıp közleşmen gerekir. İçindeki boşluğu doldurmadan elektrik veremezsin. İstediğin kadar kendinle barışık ol… Yanmayan odundan enerji, dolmayan barajdan elektrik beklenmez…

Slogan 2 – ÖNCELİĞİ KENDİNE VER

Sakın böyle bir şey yapma! Önceliği kendisi olan insan bencildir. Dünyadaki en mühim eserler, hep kişilerin kendileriyle olan mücadelelerinde, varoluşun sebebini aramak için çıkılan ıstıraplı yolculuklarda verilmiştir. Büyük insanlar hiçbir şeyi kendilerinden bilmemiş, kendilerini bir hiç saydıkları için devleşmişlerdir. Ve gölgeleri huzur soluyan insanlarla doludur.

Slogan 3- İÇİNDEKİ SESİ DİNLE

Hadi oradan! İçindeki ses şeytan, gönlün de nefsin olmasın sakın! Herkesin kendi iç sesini dinlediği bir toplumdaki senfonik anarşiyi bir düşünsene…

Slogan 4 – ZAYIF YÖNLERİNİ UNUT, KENDİNİ ÖNEMSE

Atılan sloganlara, verilen içi boş mesajlara bakınca insan bir şeyin çok iyi farkına varıyor. Bu sektörde ekmek yiyenlerin tek amacı insanlara eksiklerini, kusurlarını unutturmak olmuş. Yani bir nevi illüzyon yaşatarak mutluluk oyunu oynatmak… Hani kişisel gelişimcilerin meşhur yöntemidir. Yazın bütün zaaflarınızı kağıtlara. Yazdınız mı? Haydi gidiyoruz. Nereye? Kağıtları toprağa gömeceğiz. Sonra? Unutacağız hepsini. İyi de güzel kardeşim, zaaflarına cenaze merasimi yapacağına gidip odanın duvarına assan daha iyi olmaz mı? Sonuçta diri diri gömüyorsun hepsini. Başucunda olursa en azından yatmadan önce bir bakarsın, nasıl düzeltirim kendimi diye düşünürsün. Zaaflarını görmezden gelerek negatif limanlardan pozitif sulara akamazsın. Bu tür kitapları çok okuyorsan muhtemelen Ferrari’n de yoktur. Yani bilgelik uğruna onu da satamazsın.

Slogan 5 – TEK REHBERİN AKLIN OLSUN

Olsun, olsun da “Aklını pusula yap, düşünceni özgür bırak” diyenler ne hikmetse farklı yönlere dağılıp gitmişler hep. Düşüncenin en özgür halinin teslimiyet olduğunu anlayamadan, güneşten mahrum bir hayatı el yordamıyla yaşayarak ve kendilerine teslim olarak gitmişler… Işığı kaynağından alanların ise yönü hep aynı… İnci taneleri gibi ardı ardına dizilmişler… Ve sen hakikat silsilesinden bihaber, hayatlarını yüzeyde debelenerek geçirenlerin peşinden gidiyorsun… İmam-ı Gazali’nin yanında Weber’in, Kant’ın, Hegel’in ancak bir su birikintisindeki gökyüzü kadar derin olabileceklerini göremiyor musun? Milton, Shakespeare okuyup hayatın anlamını keşfettim zannederken, Mesnevinin bir mısrasında kayboluyorsan yazık sana… Bilimle sınırlandırılan bir dünya görüşüne sığabilecek kadar küçülenleri gözünde büyütme! Eğer hayat gördüğün, anladığın ve tecrübe ettiğin şeylerden ibaretse, fikir çilesine ne hacet… Sen ışığın kaynağını bulamadığın için sokak lambalarından medet umuyor ve uzayan gölgene bakıp kibirleniyorsun… Karıncanın yanında belki çok büyüksün ama uzaydan bakıldığında bir nokta bile değilsin. Bana ne çok şey bildiğini anlatma sakın! En nihayetinde sen aldığın son nefes ve kurduğun son cümlesin!

Slogan 6 – HAYIR DEMEYİ ÖĞREN

Sen önce evet, peki demeyi öğren de sonra hayır demeyi öğrenirsin. Çocuğun sana itiraz ettiğinde ortalığı ayağa kaldırıyorsun da, konu sen olunca hayır demek niye bu kadar önemli hale geliyor. İnan bana hayır diyemeyenler çok iyi insanlar. Belki bu huylarından dolayı sıkıntı çekiyorlar ama çevrelerine birikmiş mutlu insanlar var. Senin için en hayırlı şey nefsine hayır demeyi öğrenmektir.

Slogan 7 – MUTLAKA BİR HOBİN OLSUN

İnsanlar genellikle hayatındaki bazı boşlukları doldurmak için hobilere saldırırlar. Resim çizerler, pul biriktirirler vs. Ama hayattaki her boşluk hobilerle dolmaz. Kara delik gibi toplumdaki maneviyatı sinsice emen boşluklar kolay kolay dolmaz. İstediğin kadar model uçak yap, resim çiz, at bin. Doldurduğun zamandır. Sen zamanı doldurdukça, boşluklar genişlemeye devam eder ve gün gelir seni de yutar.

Yaşadıklarımız, Okuduklarımızın Efendisidir

Babaannem ılık bir ikindi üzeri vefat etti. Babam, emin olmak için ağzının önüne ayna tuttu ve sonra hafif gülümseyen bir yüzle, “Vefat etti,” dedi. “İmanla öldü çok şükür.” Çocuk aklımla babamın yüzündeki gülümsemeye bir mana veremedim. Sonra annemden öğrendim. O gece yorganın altında hıçkıra hıçkıra ağlamış babam.

Tevekkülü, isyan etmemeyi o gün öğrendim.

Anneannemin iyice ağırlaştığı geceydi. Zor nefes aldığı için oksijen tüpüne bağlıydı. Eve doktor geldi. Bakışlarıyla bize yapacak pek bir şey olmadığını ima etti. Doktor tam evden çıkacakken anneannem ağzına bağlı olan maskeyi çıkarıp zorlukla, “Nezih Beye börek, çay getirin,” dedi. Bir saat sonra da vefat etti.

Misafirperverliğin ne olduğunu o gece öğrendim.

İlkokuldan mezun olduğum gündü. Ömer Faruk öğretmenimin elini öpüp karnemi aldım. O da kulağıma eğilip, “Bana bir söz ver,” dedi. Gözlerimi kırpıştırarak diyeceği şeyi beklerken, “Bundan sonra kıldığın her namazdan sonra benim için de dua eder misin?” diye fısıldadı.

Bir öğretmenin, öğrencisinden ne beklemesi gerektiğini o sabah öğrendim.

Hollanda’da tarihi bir şatoyu ziyaret edecektim. Şatonun önüne geldiğimde henüz açılmadığını gördüm. Bilet gişesinin önünde benim gibi erken gelmiş, 30 yaşlarında bir Japon vardı. Tanışıp, ayaküstü biraz sohbet ettik. Kapıların açılmasına daha 20 dakika vardı. Yeni tanıştığım arkadaşa, “Ben biraz dolaşıp fotoğraf çekeceğim. 20 dakika sonra burada buluşup birlikte gireriz,” dedim.
Dolaşırken sağanak yağmur başladı. Ben de bir kafeye sığınıp yağmurun dinmesini bekledim. Yaklaşık bir buçuk saat sonra şatonun kapısına geldiğimde Japon’u beni beklerken buldum. Sığınacak bir yer olmadığı için paçalarından su akıyordu. “Niye girmedin?” diye sordum. “Sözleştik ya,” dedi.

Sözünde durmayı, ismini bile hatırlamadığım ıslak bir Japon’dan öğrendim.

İyi akşamlar

Kendime Tavsiyeler

– Suizandan uzak dur, söz taşıma, dedikodu yapma. Eğer bu üç şeye dikkat edersen, hem sen, hem de çevrendekiler mutlu olacak.

– Akşam yatağa yattığında, “Bugün kimsenin kalbini kırdım mı acaba?” diye düşün. Eğer kırmışsan, ertesi gün ilk iş olarak kırdığın o kalbi tamir etmeye çalış. Senin yüzünden kimse gününü ve gecesini kötü geçirmesin.

– Peyami Safa diyor ki; “Tecrübe yaşlanarak değil, yaşayarak kazanılır. Zaman sadece armutları olgunlaştırır.” Öyleyse bir işi kaç yıldır yaptığını düşünüp övünme. Senin on beş yılda yapamadığını, iki yılda yapabilecek insanlar olabilir.

– Özgüvenin yüksek olması her zaman iyi bir şey değildir. O yüzden bazı konularda bırak özgüveninin yerlerde sürünsün. İyi olmadığını düşündüğün konularda biraz başın önünde olsun.

– Enver Ağabeyin “Rütbelerin en büyüğü ilim rütbesidir” sözünü hiç aklından çıkarma. Kartvizitinde yazan unvan bir üstünün kararıyla silinip gider. Emekli olduktan sonra insanlar emeklerini pek hatırlamaz. Ama ilim rütbesinin emekliliği yoktur.

– Sakın yerinin doldurulamayacağını düşünme! Dünyada anne babalığın dışındaki her pozisyon dolar. Hem de koltuk soğumadan…

– Bir insan en çok hangi yönünü ön plana çıkarmaya çalışıyorsa, muhtemelen en zayıf olduğu yönü odur derler. Zaaflarından ve zayıflıklarından utanma. Hep mükemmeli oynamak çok yorucudur.

– Sana birisi bir şey anlatıyorken can kulağıyla dinle. Ekrana bakma, telefonunla oynama. Bunu çok yapıyorsun!

– Çocukların büyürken yaşadığın her dakika, kredi kartlarında biriken ve harcamadığın için silinen bonus puanlarına benzer. Çocuklarınla daha çok vakit geçir. Gece yatmadan önce onlara kitap oku, masal anlat. Biliyorsun, masal dinlememiş çocuklar resimlerini cetvelle çizerler. Bu yüzden çocukların hayal güçlerinin en aç olduğu uyku öncesi dakikaları iyi değerlendir.

– Az ye! Mideni az yemeye alıştırdığın dönemlerde kendini ne kadar iyi hissettiğini hatırla! Miden tıka basa doluyken hiçbir şey üretemiyorsun ve uykun geliyor.

– Mümkünse hava sıcaklığı 10 derecenin üzerine çıktığında AVM’lere uğrama. Çocukların jetonlu oyuncaklar olmadan da eğlenebileceğini bilsinler. Denize taş atsınlar, kozalak toplasınlar. Çamura bulanmayan çocukluk olmaz.

– Ayakkabı alırken sakın ucuz olsun diye düşünme! Başka masraflardan kıs ama ayakkabın kaliteli olsun.

– Çok sevdiğin veya ihtiyacın olan bir şeyi birisine hediye et.

– Güzel bir şey gördüğün zaman panik içinde cep telefonunu çıkarıp fotoğraf veya video çekmeye çalışma. Kendin seyret ve keyfini çıkar.

– Hayat paylaştıkça güzeldir sloganını yanlış anlama! Burada paylaşılması gereken şey senin hayatın değil. Attığın her adımı birileriyle paylaşmaya çalışma. Yoksa öyle bir noktaya gelirsin ki, dünyanın en güzel yerinde, en çok istediğin şeyi yaparken bile, başkalarıyla paylaşma imkanın yoksa hiç zevk alamazsın.

– Elbise dolabındaki her şeyi çıkar. Kışlık giyeceklerden son 3-4 haftadır hiç giymediğin şeyleri ayıkla ve ihtiyacı olan birisine ver. Madem dört haftadır giymiyorsun, niçin dolabında duruyor?

– Evet, on parmak yazıyorsun ve çok ekonomik. Ama kağıttan ve kalemden kopma. Haftada en az bir kere bir kurşun kalem al, ucunu güzelce aç. Boş bir kağıt al ve yanına da çocukluğunun güzel kokan silgilerinden bir tane koy. Sonra otur bir şeyler yaz.

– Değer vermek-dua almaktan daha güzel bir alışveriş yoktur. O yüzden çevrendeki insanlara değer ver ve onlardan dua iste.

– Anne babanı düzenli olarak ziyaret et. Hayatta belki birçok pişmanlığın olacak. Ama hiçbir pişmanlık, anne babanı ihmal etmenin pişmanlığı kadar ağır olmaz.

– GSM operatörlerinin konuşma tarifelerini incelediğin kadar, kendi konuşma tarifeni de incele. Dünyadaki bütün konuşmalarına fatura geleceğini unutma. Faturasını ödeyebileceğin kadar konuş.

– Beyaz bir kağıda düz bir çizgi çek. Çizginin başlangıç noktasına “Doğumum” bitiş noktasına da, “Ölümüm” yaz. Sonra doğumla ölüm arasındaki bu çizginin hangi noktasında olduğunu tahmin etmeye çalış ve oraya bir çizik daha at. Anlamsız gibi gözükse de, hayatın ne kadar kısa ve boş olduğunu, ölümün her an yanı başında olduğunu görebilmek için güzel bir aktivite.

– Namazı aradan çıkarılması gereken bir görev olarak görme. Hayatının merkezine yerleştir. Her namazdan sonra dua et. Başkalarına ettiğin dua senin ruhuna da şifadır.

Çocuğumun Odasına Dadanan Sivrisinek ve Mutluluk

Bir iş görüşmesi için Hindistan’a gitmiştik. Ahmedabad’da kiralık arabayla gezerken, ana caddelerin kenarlarında yaşayan evsiz insanları içim acıyarak seyrettim. Güneşten ve yağmurdan korunmak için duvara iliştirilen tentelerin altına kurulmuş hayatları anlamaya çalıştım.

İlk birkaç günüm hep bu insanlara acıyarak geçti. Üçüncü gündü galiba. Birisini ziyaret etmek için ara sokaklara daldık. Sağanak halinde yağmur yağıyordu. Biz arabayı park ederken, arabanın sağ camına yansıyan buğulu bir film başladı birden.

Prodüksiyon masrafı olmayan, paha biçilemez bir film…

Tek katlı bir evden fırlayan iki tane çocuk gördüm. Yaşları 4 veya 5 olmalıydı. Neşeyle koşturup, evlerinin önündeki çukura biriken suya attılar kendilerini.

Su neredeyse dizlerine kadar geliyordu. Çığlıklar atarak suyun içinde debelenmeye başladılar.

Gözüm evin penceresine doğru kaydı. Perdesiz pencereden bir kadın bakıyordu. Yüzüne yayılmış gülümsemeyle çocuklarını seyreden zayıf mı zayıf bir anne…

Ev dediğime bakmayın! Beton desen değil, ahşap desen, o da değil. Değişik malzemelerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir yapı işte. Kapısı muşambadan, çatısı ağaç dallarından…

Biraz sonra kadın evin içine dolan suyu kovayla boşaltmaya başladı. Çocukların neşesi azalmıyor, kahkahalar izbe sokağın duvarlarında yankılanıyordu. Onlar suyun içinde birbirlerine anlamadığım dilde bir şeyler söylerken, sinekler bir toz bulutu gibi etraflarını sarmıştı.

Mutluluğun ne olduğunu o zaman hissettim. Mutluluk, sahip olunan eşyalara veya hayat şartlarına bağlı olarak azalıp çoğalan bir şey değildi.

Deniz kenarında suya taş atan oğlum suyun içine bir adım attı diye nasıl panik içinde eve döndüğümüzü hatırladım sonra.

Bir de oğlumun odasına dadanan o terbiyesiz sivrisineği öldürmek için ailecek seferber oluşumuzu…

Ve utandım…

Mahalle Baskısı

Yıllar önceydi. Çocuğumu berbere götürmüştüm. Çocuk tıraş olurken ben de gazeteleri karıştırıyordum.

Birden berber oğluma “Sen hangi takımı tutuyorsun bakalım koçum?” dedi.

Kayınbiraderim ve kuzenlerinin yoğun çalışmaları neticesinde 2 yaşından beri bu soruya hep aynı cevabı veren oğlumun dudaklarından üç hece dökülüverdi; “Cim bom bom!”

Birden aynada berberle göz göze geldik. Makas şakırtısı kesildi, buz gibi bir hava esti. Konuyu değiştirmek için, “Acaba enseyi biraz daha mı alsak, çocuk çok terliyor,” falan dedim ama işe yaramadı.

“Hocam, sen Fenerbahçeli değil miydin?” dedi berber gözlerini aynadaki aksimden ayırmadan.

“Evet,” dedim. Diğer koltuklardaki müşteriler, çırak ve sıra bekleyen iki kişinin de bana doğru döndüklerini hissedebiliyordum.

“Bu cim bom bom hadisesi nedir peki hocam?”

Biz demokratik bir aileyiz falan deyip işi dalgaya vuracaktım ama baktım durum ciddi, vazgeçtim. Çocuğuna gereken eğitimi verememiş bilinçsiz bir babanın mahcubiyetiyle çayımın dibinde kalan son yudumu alıp açıklamalara başladım.

“Ya çocuk 2 yaşındayken akrabalar öğretmişler. O zamanlar Fenerbahçe diyemiyordu, cim bom bom kolayına geldi. Oradan bir alıştı, artık değiştiremiyoruz. Zaten 3,5 yaşında çocuk. Ne anlar futboldan!”

Kesinlikle ikna olmadıklarından emindim. Üzerimdeki baskı giderek artıyordu.

“Bunlar önemli konular hocam,” dedi berber. “Sen kuzuyu kurtlara teslim etmişsin daha 2 yaşında.” Sonra –herhalde ortamdaki herkes rahatça duysun diye- sesini yükselterek, “Sizin meslek öğretmenlikti, değil mi hocam?” diye sordu kinayeli bir şekilde.

“Evet,” dedim ama sesim o kadar cılız çıktı ki ben bile zor duydum.

“Eee, mum dibine ışık vermezmiş,” dedi bekleyenlerden birisi.

Hayırsız evladımla aynada göz göze gelip “sen evde görürsün” türünden bir kaş göz hareketi çektim. O da herhalde inadına bir kez daha “Cim bom bom” diye bağırdı.

Bu aralar toplumdaki futbol bağımlılığını anlatan bir yazı yazmayı planlıyordum. Konuya futboldan girip çocuk eğitimine bağlayacaktım. Artık gerek kalmadı.

Bir sonraki berber seansından önce bu işi halletmek için var gücümle çalışıyorum. İnternetten Fenerbahçe tezahüratları indirdim, düzenli olarak çocuğa dinletiyorum. Boyama kitaplarındaki Spiderman, Superman ve Batman gibi bilumum uçan-kaçan çocuk kahramanlarının kıyafetlerini sarı laciverte boyadım. Bir tane de pilli ‘fener’ aldım eve, ağzı alışsın diye.

Ama nafile… Yaşken eğmişler veledi bir kere, doğrultmanın imkanı yok. O üç hece, bir türlü dört hece olmuyor.

Ve çocuğun saçları hızla uzamaya devam ediyor…

Okumaya devam et “Mahalle Baskısı”

Kırılmış Hevesler Alçıya Alınmaz!

Bugün karneler veriliyor…

Teşekkürü, takdiri garantileyen öğrencilerin anne babaları rahat… Karnesinde zayıf olan öğrencilerin velileriyse, kara kara nush ile uslanmayan çocuklarının hakkını nasıl vereceğini düşünüyor.

Bu dönemde anne babaların yaklaşımı tüm eğitim hayatını etkileyen derin izler bırakıyor.

Karnesinde zayıf olan çocukların, “Üç tane kırığım var,” derken kullandığı “kırık” kelimesinin tarihsel bir açılımı var mı bilemiyorum. Ama karne günü dayak yiyen çocuk sayısı az değil. Aşırı tepki, zaten kopma noktasında olun öğrenciyi okulla, derslerle bir ömür boyu küstürüyor.

Kırılmış hevesler maalesef alçıyla kaynamıyor. Tedavi çoğu zaman yıllarca sürüyor.

En az dayak kadar kötü etkisi olan başka bir durum da çocukları başkasının çocuklarıyla kıyaslamak. Çocuğunuzun size, “Baba, bizim sınıftaki Orhan’ın babası çalışmış, çabalamış bir şirkete genel müdür olmuş. Çocuk okula özel şoförle gidip geliyor. Sen hala memuriyette sürünüyorsun,” dediğini hayal edin.

Hoşunuza gider mi? Eğer gitmiyorsa siz de çocuğunuzu Orhan’la kıyaslamayın.

Aşırı tepkiyle boş vermişlik arasında uygun bir yerde durmamız lazım. Mesuliyetimiz büyük.

Bizim de çocuk yetiştirmeyle ilgili notlarımız, aynı e-okul sistemi gibi sürekli kaydediliyor. Ama sisteme giriş şifremiz hayattayken verilmiyor.

Çocuklar yılda iki defa karne alıyor, biz anne babalar ise tek bir karne alacağız.

Çocuk yetiştirme hanesinde yazan notu öğrendiğimizde de maalesef çocuklarımız yanımızda olmayacak.

Vay Be, Aynı Ben!

Üniversitede okurken hiç çalışmadığım ve anlamadığım derslerin sınavlarına acayip rahat girerdim. Sıfır stres yani…

Ama iyi olduğumu düşündüğüm ve çalıştığım sınavlara girerken stres seviyem tavan yapardı.

Bugünlerde sıkça duyduğumuz “Dunning Kruger sendromu” işte bu durumu anlatıyor. “Özgüven zehirlenmesi” olarak da tarif edilen bu teorinin temelinde şu cümle var;

“Cehalet, insanın kendine olan güvenini artırır.”

İnternette bu sendroma sahip insanların özellikleri bol bol anlatılmış zaten. Ben de bu sendromu yaşamayan insanların özelliklerini yazdım.

Okumaya devam et “Vay Be, Aynı Ben!”